tiktok takipçi satın al tiktok beğeni satın al tiktok izlenme satın al instagram takipçi satın al instagram beğeni satın al instagram izlenme satın al instagram hikaye izlenme satın al instagram canlı yayın izleyici satın al twitter takipçi satın al twitter retweet satın al youtube abone satın al youtube beğeni satın al youtube izlenme satın al

oyun haberleri forum dailymotion video indir akıllı tv video indir pinterest video indir soundcloud video indir twitter video indir facebook video indir tiktok video indir tumblr video indir linkedin video indir izlesene video indir instagram video indir haberler gündem instagram türk takipçi satın al instagram takipçi satın al beğeni satın al tiktok takipçi satın al tiktok beğeni satın al takipçi satın al youtube izlenme satın al canlı yayın izlenme satın al izlenme satın al smm panel server tanıtımı film izle taban puanları instagram takipçi satın al backlink paketleri youtube video indir video indir 192.168.1.1 kıl çadır kıl çadır farmasi üyelik girişi instagram follower kaufen social crm instagram beğeni satın al beğeni satın al instagram takipçi satın al rafting instagram takipçi satın al instagram türk takipçi satın al instagram beğeni satın al facebook beğeni satın al twitter takipçi satın al twitter fav satın al twitter retweet satın al tiktok takipçi satın al youtube abone satın al youtube izlenme satın al takipçi satın al canlı tv izle mobil uygulama geliştirme firmaları epin sosyal medya bayilik paneli instagram panel pubg mobile uc valorant vp satın al oyun haberleri youtube video silme google haber kaldırma internetten haber kaldırma instagram takipçi satın al youtube mp3 dönüştürücü juul iqos cialis cialis 5 mg cialis 600 mg cialis 20 mg cialis fiyat cialis satın al cialis sipariş viagra viagra satın al viagra sipariş novagra novagra sipariş lines pişirme takımları küçük ev aletleri mutfak gereçleri ev tekstili aksesuar çeyiz setleri esnaf haberleri youtube video download youtube video indir sosyal medya bayilik paneli esnaf forumu takipçi satın al instagram takipçi satın al instagram beğeni satın al tiktok takipçi satın al seo seo ajansı maç izle apk indir minecraft forum tiktok takipçi satın al tiktok beğeni satın al tiktok izlenme satın al instagram takipçi satın al instagram beğeni satın al instagram izlenme satın al instagram hikaye izlenme satın al instagram canlı yayın izleyici satın al twitter takipçi satın al twitter retweet satın al youtube abone satın al youtube beğeni satın al youtube izlenme satın al forum irc forum bilgisayar forumu irc forum forum sitesi forum webmaster forum forum oyun forumu türk filmi izle film izle hd film izle macera filmleri komedi filmleri takipçi satın al clubhouse forum tiktok takipçi sohbet youtube abone haber son dakika haberler video indir aktüel ürünler bim aktüel a101 aktüel bitcoin satın al baklava instagram follower hack follower hack takipçi satın al

Kullanıcı Tag Listesi

2 sonuçtan 1 ile 2 arası

Konu: Caferi (Şia) İnançları DETAYLI ANLATIM

  1. #1
    IĞDIRLI TURİZM 76 İDİRMAVA 76
    Kung - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.11.2012
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    2.638
    Bahsedildi
    6 Mesaj
    Etiketlenmiş
    1 Konu
    Rep Puanı
    10

    Standart Caferi (Şia) İnançları DETAYLI ANLATIM

    [B]ŞİA İNANÇLARI
    Orjinal adı: Akaaid'ül-İmamiyye
    Yazan: Ayetullah Muhammed Riza MUZAFFER (r.a)
    [B]Yayına Hazırlayanın Önsözü>
    _________________________________
    Bismillahirrahmanirrahim
    Bütün hamdlar alemlerin rabbi Allah'a mahsustur. Salat ve Selam, O'nun yaratıklarının en hayırlısı Hz. Muhammed'e (s.a.v) ve Allah Teala'nın kendilerinden her türlü kötülüğü giderdiği ve tertemiz kıldığı Ehl-i Beyt'ine olsun. Elinizdeki bu kitap, büyük Şia yazarı Merhum Ayetullah Şeyh Muhammed Rıza MUZAFFER tarafından 1370 h.k. yılında Arapça olarak kaleme alınmıştır ve 1398 h.k. (1978 miladi) yılında merhum Profösör Abdulbaki GÖLPINARLI tarafından Türkçe'ye çevirilmiştir. Fakat kitabın birinci baskısından 16 yıl kadar uzun bir zaman geçmiş ve birinci baskısı bitmiştir. Bu kitabın hedefı Şia inançlarını olduğu gibi kısa ve öz olarak açıklamak ve böylece Şia'ya edilen iftiraların insafsız kimselere ait olduğu açıklık kazanır. İslam mezheplerine mensup müslümanlar birbirlerinin inanç ve mekteplerinden haberdar olurlarsa İslam düşmanları kesinlikle müslümanları birbirlerine düşüremez. îlahiyyat.............................................................5 Oysa müslümanların elele vermeleri gerekirken, günümüzde birbirlerinden uzaklaşmış hatta birbirlerine karşı cephe almaya başlamışlardır. Şia, tüm müslümanları iman, emanet, doğruluk, ihsan, güzel muaşeret, varlığını dine ve dindaşlarına ayırmaya, kendisinin sahip olmasını dilediği ve sevdiği şeye kardeşinin de sahip olmasını istemeye, İslam'ın bekası, yücelmesi, müslümanların birliği, kardeşliyi uğruna çaba göstermeye davet ediyor. Şia, müslümanların uyanmaları, dinlerinin esasına sarılmaları, aralarındaki nifakı kaldırmalarını emrediyor ve dünyayı, zulüm ve sitemle dolduğu gibi adaletle dolduracak olan İmam'ın zuhuru için hazırlanmak uğruna mümkün olduğu kadar zulüm ve haksızlığı ortadan kaldırmaya emrediyor. (Allah o İmam'ın zuhurunu çabuklaştırsın ve çıkışını kolaylaştırsın.) Maalesef günümüzde bazı yazarlar Şia'yı gizli ve yıkıcı bir toplum, isyancı ve öc alıcı bir kavim olarak göstermekteler. Evet, Ehl-i Beyt'in talimlerine uyan müslüman zulümden ve zalimden nefret eder, kötülük yapmayı hoş görmez. Ama Şia hiç bir zaman hangi mezhebe mensup olursa olsun bir müslümana karşı kötü düşünce tasarlamaz ve müslümanların kanı, malı ve ırzını her müslümana haram bilmektedir. Şia bütün müslümanları kardeşliğe çağırmaktadır. Evet, müslümanların arasında bu kardeşlik düşüncesi yerleşir ve buna riayet edilirse, düşmanlık ve tefrika müslüman toplumlardan uzaklaşır ve bu toplumlann olgunlaşma ve tekamül yolundaki hareketi kolaylaşır ve böylece üzerinde îlahiyyat.............................................................6 yaşadığımız yeryüzü bambaşka bir yeryüzüne, nimetlerle dolu bir cennet yurduna dönüşebilir.
    Kitabın yeni baskısının özellikleri: [B]1- Bu kitap daha iyi ve gelişmiş şekilde yeniden dizgiye verildi. [B]2- Kitabta yeralan ayet ve hadis maallerini belirgin olması için siyah yazıyla yazdık. [B]3- Kitabın asıl tercümesine sadık kaldık ve Merhum Üstad GÖLPINARLI'nın tercümesine dokunulmadı ve sadece dizgi ve baskı hataları düzetildi. [B]4-Okuyucularımızın Merhum GÖLPINARLI'yı daha iyi tanımaları için o Merhumun biyografısini de ekledik. [B]5- Bu kitaptaki kısatmalar şunlardan ibarettir: (s.a.v): Sallallah-u aleyhi ve âlihi ve sellem. (a.s): Aleyhisselam. (a.f): Accelellah-u Teala Fereceh (Allah zuhurunu yakın eylesin). (r.a): rahmetullah-i aleyh. Yüce Allah'tan Merhum Ayetullah Şeyh Muhammed Rıza MUZAFFER ve Merhum Profösör Abdulbaki. GÖLPINARLI'ya rahmet ve mağfiret diler, aziz Peygamberimiz (s.a.v) ve Ehl-i Beyt ile mahşur olmalarını niyaz ederiz. Muhammed MUCAHÎDÎ 1415H.K./1994M. îlahiyyat............................................................. 7

    [B]AYETULLAH SÜBHANİ'NİN ÖNSÖZÜ
    Bismillahirrahmanirrahim
    Şia mezhebi İslam dininin ta kendisidir. Bu mezhebi öteki mezheplerden ayıran şey ise şudur: Hz. Peygamber (s.a.v) kendi irtihallerinden sonra müslümanları kendi başlarına bırakmamış ve kendisinden sonraki halifesini tayin etmiştir; işte bu inanca sahip olan herkes şiidir. Buna göre, İslam hem usulda ve hem de furuda teşeyyü ile eşit olup diğer fırkalardan tek ayrılığı hilafet ve önderlik meselesindedir. Şia mezhebinde hilafet hususunda özel bir hassasiyet vardır. Şia inanıyor ki, Hz. Peygamber (s.a.v) hem hilafetin özelliklerini bildirmiş ve hem de halifeyi tayin etmiş ve tanıtmıştır. Şia'nın bu konudaki hassasiyetinin sebebi ise şundan kaynaklanmaktadır: İslam'ın bekası ve tahriften korunması için Hz. Peygamber'den (s.a.v) sonra halifelerinin bu ümmeti doğru bir şekilde yönetmeleri gerekir; aksi takdirde Hz. Peygamber'in (s.a.v) bütün zahmetleri boşa gider. Esasen halka, "Müslüman, öldükten sonra mirasçılarının hayran kalmamaları için vasiyyetnamesini başı altında bulunduran kimsedir" diye buyuran Hz. Peygamber'in (s.a.v) kendisi bu sözüne amel etmeyerek hilafet ve halifesi hakkında bir şey söylemeden irtihal etmesi nasıl düşünülebilir?! Bu akli tahlile ilaveten Resulullah'tan (s.a.v) rivayet edilen hadisler Şia'yı Hz. Peygamber'in (s.a.v) hilafet şivesini bildirdiğine ve halifesini tayin ettiğine inandırmaktadır. îlahiyyat.............................................................8 Burada hatırlatıolması gereken başka bir husus da şudur ki, Hz. Peygamber (s.a.v) irtihal ettiğinde uğursuz bir üçgen, genç İslam'ın pususunda dump onu yok etmeyi planlıyordu. O üçgenin bir yanı Mekke ve Medine münafıklarıydı; zahirde İslam elbisesini giymiş ama gerçekte İslam'ın en büyük düşmanlarıydı. Bunların tehlikesi o kadar önemliydi ki, Kur'an-ı Kerim bir çok ayet-i kerimede onlar hakkında bahsetmiştir. Ve bellidir ki, gizli düşmanın tehlikesi açık düşmandan daha fazladır. Üçkenin ikinci yanı ise, doğudaki İran İmparatorluğuydu. Bu imparatorluk güçlü ordusuyla, müstakil ve bağımsız olduğunu iddia eden genç İslam'ı yok etmeye kararlıydı. İran İmparatoru Husrov Perviz, İslam'a karşı tasarladığı bu çirkin tavrı sonucu Hz. Peygamber'in (s.a.v) davetnamesini yırtarak Yemen valisine Peygamber'i öldürmesini ve başını kendisine göndermesini emretmişti. Bu üçkenin yanı açısı da Bizans İmparatorluğu'nu tamsilen iş başına gelen ve o zaman Şam, Filistin ve Ürdün'e hükümet eden Doğu Roma idi. Bu yönün tehlikesi o kadar fazlaydı ki, Resulullah (s.a.v) hicretin dokuzuncu yılında Roma İmparatorluğu'ndan gelebilecek tehlike ve tehdidi etkisiz hale getirmek için otuz bin mücahid ile Medine'den Tebuk'a geldiler ve bu meselenin taşıdığı hassasiyetten olacak ki, kendisi ölüm yatağında iken Usame'nin komutanlığında muhacir ve ensardan oluşan bir orduyu o bölgeye sevketti ve neticede Rumlar o büyük komutanı orada şehit ettiler. Böyle bir ortamda Hz. Peygamber irtihal etmek üzereyken en önemli mesele hakkında bir şey îlahiyyat.............................................................9 söylememesi ve herkesin hilafeti kendi tarafına çekmesine müsade etmesi düşünülebilir mi?! Ensar, biz peygamberi desteklediğimiz ve gençlerimizi onun hedefı uğruna feda ettiğimiz için halife bizden olmalıdır diyordu ve muhacirler ise, Peygamber bizim kavmimizden olduğuna göre halife de bizden olmalıdır diyordu! Acaba Resulullah (s.a.v) müslümanları kendi başlanna terkederek onlara görevlerini bildirmemesi doğru olur muydu? Elinizdeki bu kitap büyük Şia alimi Ayetullah Muhammed Rıza MUZAFFER'in (r.a) kalemiyle yazılmış ve güçlü yazar Profösör Abdulbaki GÖLPINARLI (r.a) tarafından Arapça'dan Türkçe'ye çevirilmiştir. İlk baskısı 1978 yılında yapılmış olan bu tercümenin yeniden gözden geçirilerek daha mükemmel bir şekilde yayınlamak gerekli bir hizmet olduğu hissediliyordu İslam'ın hizmetçisi değerli kardeşim Muhammed Mucahidi bu zahmeti üstlenerek eski baskıda bulunan bazı dizgi hatalarını ıslah ederek bu kitabı yeniden baskıya hazırlamıştır. Yeri gelmişken hatırlatalım ki, Merhum Muzaffer'in önemli eserlerinden biri Necefteki Munted-en Neşr Üniversitesi'dir ki, şimdi ilahiyyat fakültesi olarak faaliyetini sürdürmektedir. Ben kendi payıma düştüğü kadarıyla bu değerli kitabı yazan, faydalanmaları için halka sunan muhterem yazar, mütercim ve yeniden yayına hazırlayan kardeşlerimden teşekkür ediyorum. İmam Sadık (a.s) Müessesesi Cafer SUBHANÎ 1415 H.K.
    İlahiyyat.............................................................10

    [B]Mütercimin Önsözü
    İstanbul'da Şia-i İmâmiyye câmiasının mümessili, gerçek dost ve mücahid bilgin, Allah ifazasını daimi, ömrünü uzun etsin, Ali Ekber MehdiPur, Allame Şeyh Hacı Muhammed Rıza Muzaffer'in "Akaid'ül-İmamiyye" adlı kitabının türkçeye çevrilmesini, bu işin gerçekten de hem islami birlik, hem imamiyye (Ca'feriyye) inançlarının, ana kaynaklardan aktarılmış olmasi bakimindan gerekli ve yerinde bir hizmet olacağını fakıyre bildirdiler. Ben de o sırada, Şia İmamiyye inançları ve bu mezhebin tarihi seyri hakkında "Tarih boyunca Şia-i İmamiyye (Ca'feriyye) ve islam Mezhebleri" adlı kitabımı yeni bitirmiştim. Kitabı kendilerinden aldım, okudum; bu hacmi küçük, fakat muhtevasi geniş kitabın, gerçekten de yepyeni bir tarzda, nakılle aklı, inançla düşünceyi birleştiren, "nev'i şahsına münhasır" sözüne örnek bir kitap olduğunu gördüm; zevkle, şevkle tercemeyi bitirdim. Bu çeviriye bir sunuş yazısı yazacaktım ki gene aziz dost, aynı kitabın, Murtaza-Seyyid Muhammed-Razavi tarafından Kahire'de 1381 H. yılında basılmış nüshasını getirdiler. Bu nüshaya, basımı ve yayımı uhdesine alan Muhammed Razavi'nin isteğiyle üstad Dr. Hamid Hafni Davud, kitabın muhtevasını inceleyen, İmamiyye inançlarını Ehl-i Sünnet inançlanyla îlahiyyat.............................................................11 karşılaştırıp te'lif eden, gerçekten de pek değerli bir Önsöz yazmışlar. Bu önsözde, kitaptaki konular, veciz, fakat hiçbir noktası ihmal edilmeden o kadar güzel eleştirilmiş, en ince noktalarına dek o kadar faydalı ve tam bir sürette izah edilmişti ki bizim bir Sunuş yazmamıza hiçbir gerek kalmamıştı. Merhum üstad Muhammed Rıza Muzaffer'in, -Allah derecatını ali etsin,- bu eseri, Şia-i İmamiyye inançlarını, beş belirgin yönüyle ayet ve hadislere dayanmada; nakli deliller, akli delillerle pekiştirilmede; veciz, fakat esaslı bir sürette, hiçbir noktası ihmal edilmeksizin göz önüne serilmede; bilhassa Ehl-i Sünnet inancıyla İmamiyye (Ca'feriyye) inançları te'lif edilmede. Üstad Dr. Hamid Hafni Davud'un Önsöz'üne biz, bir söz katacak değiliz. Biz bir başka yöne yöneleceğiz: Bugün artık bu gerçek anlaşılmalıdır ki, maal-esef, haçlı seferleri, ve bu seferleri hazırlayan zihniyet, hala devam etmektedir. Dün bu seferleri hazırlayan dini taassup, bugün, iktisadi tahakküm taassubuna dönüşmüştür. Sömürge siyaseti, el değiştirse bile amaç aynıdır. Bir yandan istişrak mektebinin gayretiyle, yayımladığı kitaplarla, kendi görüşüne göre araştırmalarıyla, eleştirmeleriyle, buluşlarıyla eski bölüntüler uyarılmakta, bir yandan, yeniden yeniye satin alınan, yahut aldatılan kişilerle islam'ı bölmek, fırkalara fırkalar katmak, hatta yeni mezhebler, hatta İslam adına, Bahailik, Kaadıyânilik... gibi dinler kurdurmak, çeşitli teşekküllerle, İslami reform görüntüsüyle İslam'ı temelinden yıkmak çabası sürdürülmektedir. Vaktiyle bu îlahiyyat.............................................................12 ayrımı, Ümeyyeoğulları; Abbasoğulları, Safaviler ve Osmanoğulları siyaseti, tahakküm, ezmek, yaşamak, fakat yaşatmamak, din kisvesine bürünüp dünyayı elde etmek hırsı körüklemiş, bu aynmı güçlendirmek için yalanlar uydurulmuş, iftiralar icad edilmiş, fetvalar çıkartılmış, kanlar dökülmüş, hanümanlar mahvedilmişti. Şimdiyse içtimai bütünüyle iktisadı yıkıntıyı sağlamak, böylece Müslümanları birbirlerine düşman etmek ve dilediklerine erişmek amacı, Batılılann ellerine düşmüş bir siyaset silahı olmuştur. Artık Müslümanlann birleşmeleri, İslam dininin emrettiği gerçek kardeşliğe yönelmeleri, birbirlerini sevmeleri, saymalan gerektir; yoksa sonuç, çok vahimdir. İşte Üstad Muhammed Rıza Muzaffer'in bu hacmi küçük, fakat muhtevası pek büyük ve önemli eseri, bu kardeşlik amacını gütmektedir; bütün Müslümanları bu vecibeye, bu dini vazifeye davet etmektedir. Biz fazla söz söylemeyeceğiz; okuyucu, kitabı okuyunca hükmünü verecektir. Bu eseri türkçeye çevirmekle Islam'a, haddimizce ve acizane yardım ettiğimize inanıyoruz. Rasul-i Ekrem'iyle Ehl-i Beytine (s.a.v) tevessül ederek Allahu Teala'dan başarı dilemekteyiz. 15 Şa'ban'ül-Muazzam 1398 Abdülbakıy GÖLPINARLI

    [B]MÜTERCİMİM BİYOGRAFİSİ
    Babası rahmetli Ahmet Midhat Efendi'inin maiyetinde yetişen ve muhbirlerin en kıdemlisi olduğundan, zamanında "Şeyh'ul- Muhabirin" diye anılan Ahmed Âgâh Efendi, Gence'nin Gölbulağ köyünde doğmuş, Rus savaşında Bursa'ya, ordan da İstanbul'a göçmüş olan, sonra Rusçuk'a Eytam Müdürü atanan İzzet Mustafa'nın oğludur. Annesi Âliye Şöhret Hanım, Kafkasya'lıdır. Gölpınarlı, ikinci Rus savaşında Rusçuk'tan İstanbul'a göçen, İstanbulda evlenen Ahmed Âgâh'ın sulbünden, hicri 1317 yılı Ramazan ayının onuncu gecesi doğmuştur. İlk tahsili, Bâbıâli yokuşunda, şimdi, Basma eserleri Derleme Müdürlüğü olan Tahsin Efendi İlkokulu'nda, orta tahsilini, hususi "Menba'ul-İrfan" mektebinde bitirmiş, Gelenbevi idadisine devam etmiş, babasının, hicri 1333'de vefatı üzerine tahsilini bırakmak zorunda kalmıştır. Bir müddet "Menba'ül-İrfan"ın orta kısmında Türkçe ve Tarih muallimliğinde bulunan Gölpınarlı, Milli Mücadelede Anadolu'ya gitmiş, Çorum'a bağlı Alaca'da "Kenz'ül-İrfan" ilkokulunda başmuavin, sonra İlahiyyat.............................................................15 başmuallim olmuştur. İstanbul'a dönünce Muallim mektebi'nin son sınıfına girmiş, Muallim Mektebi'ni bitirdikten sonra Kanlıca, sonra Pertevniyal İlkokulunda muallimlik ederken, biryandan da Istanbul Üniversitesi Edebiyat bölümünü bitirmiş, sonra Konya, Kayseri, Kastamonu ve Balikesir liselerinde Edebiyat öğretmenliği hizmetini ifa etmiştir. Ankara, Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi'ne Turk Edebiyat Tarihi ve Metinler Şerhi derslerini okutmak üzere imtihanla atanan Gölpınarlı, üç yıl bu hizmeti ifa etmiş, rahatsızlığı yüzünden Istanbul üniversitesi'ne nakledilmiş, orada da İslam - Türk Tasavvuf Tarihi ve Edebiyatı dersini tedris etmiştir, 1949'da, emekliye ayrılmıştır. Soyadı kanunu çıkınca "Gölbulağı" sözü, Istanbul lehcesine garip geleceği düşüncesiyle "Gölpınarlı" soyadını alan Abdulbakiy, Fatih camii derslerinde de devam etmiştir, Tikveşli Yusuf Efendi'den faydalanmıştır. "Afzal'ul-Mutahhirin" diye andığı İsmail Sâib, Ferid Kam, Ahmed Nairn, Bahariye Mevlevi-hanesi şeyhi Huseyn Fahruddin, Hoy'lu Hacı Şeyh Ali merhumları, en fazla faydalandığı üstadlarındandır. Gölpınarlı'nın "Kur'an-ı Kerim ve Meâli, Nehc'ül Belağa terceme ve şerhi", üniversite mazuniyet tezi olan "Melamilik ve Memamiler", "Mesnevi Tercemesi ve Şerhi" gibi eserleri, "Mevlana Celaleddin, Mevlana'dan sonra Mevlevilik, Mevlevi Adab ve Erkanı" gibi değerli incelemeleri, Mevlana'dan çevirileri, "Ca'feri Mezhebi ve Esasları, Caferiier Kimlerdir, Şia İnançları..." gibi tercemeleri, Vakit, Yeni Tan ve Millliyet gazetelerinde terfikaları ve makaleleri îlahiyyat.............................................................16 yayınlanmıştır. Şimdiye kadar Üstad GÖLPINARLI'dan yüzden fazla eser yayınlanmıştır. îlahiyyat.............................................................17
    [B]TAKRİZ
    Kahire Üniversitesi, Diller Bölümü, Arab Edebiyatı Profesörü büyük üstad, gerçek dost Dr. Hamid Hafni Davud'dan, -Allah kendilerini te'yid etsin- Üstadımız Muzaffer'in bu değerli kitabına bir sunuş yazısı yazmalarını, bu yazıda, eser hakkındaki düşüncelerini bildirmelerini reca ettik; bu değerli yazıyı lutf ettiler. İslam'a hizmetleri dolayısıyla Allah, kendilerine hayırla mükafatta bulunsun. Eseri yayımlayan: Kahire "Rabıtat'ül-Edeb'il-Hadis" azasından Murtaza-Seyyid Muhammed Razavi. Şia-i İmamiyye'nin inançları ve bu mezheb erbabının bilgileri, edebleri hakkında, düşmanları tarafından yazılan yazılarda pek çok hatalar vardır. Ben, Doğuda, Batıda, Müslümanların mühim bir kısmının mezhebi olan İmamiyye hakkında, uzun müddet, ancak bu mezhebe karşı olanların, bu mezheb hakkında intikadda bulunanların kitaplarını araştırarak bilgi edinmeye çalıştım; fakat gerek İsna-Aşeri inançlan ve gerek umumi Şia inançları hakkındaki tedrisatımda, Ehl-i Sünnet tarafından yazılan kitaplara dayanmak zorunda kaldım. İlahiyyat.............................................................18 "Hikmet, mü'minin yitik malıdır" hadis-i şerifıne istinaden gerçeği aramaya, İsna - Aşeriyye hakkındaki tedrisatımda, bu mezhebin bilginleri tarafından yazılan kitaplara baş vurmaya mecbur oldum. Çünkü elbette bir mezheb erbabı, o mezhebi, düşmanlarından daha iyi bilir; inançlarını daha iyi inceler. Hele hadis bilgisine ait bir bölümün kurulmasından itibaren, bilhassa buna gayret ettim; Şia ve Teşeyyü' hakkında söz söyleyen kişinin, onlann ana kaynaklarına baş vurmadan söyleyecekleri sözlerin ilmi bir mahiyet alamayacağı ve sağlam bir temele dayanamayacağı meydandaydı; bu çeşit sözlerde, yazilarda ne ilmi bir esas bulunabilirdi, ne doğru bir bilgi. Sözgelimi, bilgin ve Doktor Ahmed Emin'in, eserlerinde, Şia hakkındaki asm saldinlannin, Şiilikte Yahudiliğin te'siri, yahud Şia'nın Abdullah b. Sebe'e uyduğu hakkındaki hükümlerinin, ilmi bir temele dayanmadığı, Şia'nın bu çeşit şeylerle bir ilgisi bulunmadığı meydandaydı; nitekim Şia bilginleri de bunları, kökünden reddettiler; meselâ Allame Muhammed Hiiseyn Alii Kaşifil-Gıta, "Asl-üş-Şiati ve Usuliha" adlı kitabında bu çeşit iddialara gereken cevabı verdi. Ben, Şia-i İmamiyye'nin ana kaynaklarını araştırıp bulurken eski dostum, Irak'lı yayımcı Seyyid Murtaza-Razavi, Kahire'de, Şia'ya dair bazi Miihim kitaplari basim alemine sunmaya başladı ve bu, beni çok sevindirdi. Esasen, "Asl'üş-Şiati ve Usuliha" yi, "Abdullah b. Sebe" kitabını1 "Vesaü'üş-Şia" nın bazi ciizii'lerini ve l- "Asl'üş-Şiati ve Usuliha", "Hudud" bölümü müstesna, tarafımızdan, "Ca'feri Mezhebi ve Esaslan" adıyla türkçeye îlahiyyat.............................................................19 bunlardan başka Şia inançlarına ve fıkhına ait kitaplan da bana, kendileri vermişlerdi. Bu sefer de, Necef-i Eşref de Fıkıh profesörü bulunan üstad Muhammed Rıza Muzaffer'in, İmamiyye inançlanna dâir yazdıkları bir eseri bana sundular, bu eseri yayıma arzedeceklerini bildirdiler ve esere bir sunuş yazısı yazmamı istediler. Müellifın, en ince teferrüatına dek İmamiyye inançlarını, pek güzel bir tertible bölümlere ayırması, onları en faydalı bir tarzda, fakat en veciz bir sürette okuyuculara sunması, gerçekten de beni hayretle karışık bir sevince düşürdü. Bu kitap, gerçekten de bu konuyu, her yanıyla kavrayan, aynı zamanda en kısa, fakat özlü bir sürette bildiren bir kitap. Ben, burda, kitabın yazarını, aşırı bir övgüyle övmüyorum; ancak bu küçük, fakat her bahsi ilmı bir tarzda, gerçekleriyle inceleyip gereken bilgiyi veren kitabı, insafla anlatmak istiyorum; değerli okuyucuya, hacım bakımından küçük, fakat fıkir ve anlam bakımından pek büyük olan bu kitap hakkında bilgi veriyorum ancak. Müellif, bu küçük kitapta, önce Kur'an'dan, sonra hadisten, -Allah hepsinden razı olsun,-Oniki İmam'ın sözlerinden deliller getirmede. Okuyanların, önceden edinilmiş kanaatleri bir yana bırakıp, taassubu bir yana atıp akıllarıyla, insaflarıyla hüküm vermelerini diliyorum. çevrilmiş, 1st. Minnetoğlu Kitabevi tarafından 1966 da yayımlanmıştır; "Abdullah b. Sebe", Murtaza-Askeri'nindir; bu kitap da tarafımızdan türkçeye çevrilmiş, "Abdullah b. Sabâ Masalı. Bir Yalancının Düzmeleri" adıyla 1st. da Baha Matbaasında 1974'tebasılmıştır. îlahiyyat.............................................................20 Mesela, okuyucunun, İmamiyye'nin, ictihad hakkındaki kanaati üzerinde durmasını isterim. Malüm olduğu gibi, Ehl-i Sünnet'e göre, dört fıkıh imamından, yani Ebu-Hanife, Malik, Şafii ve İbn Hanbel'den sonra ictihad kapısı kilitlenmiştir; fakat bundan sonra fakıyhler, mezhebde, yahud fürü'da cüz'i ictihadlara yöneldiler. Beşinci Yüzyılda Gazali, altıncı yüzyılda Ebu-Tahir'üs-Selefı, yedinci yüzyılda İzzüddin b. Abd'üs-Selam ve İbn Dakıyk, sekizinci yüzyılda Takıyy'üd-din'is-Sübki ve Ehl-i Sünnet bilginlerinin bir kısmıyla Süfıyye tarafından bid'atla töhmetlenen ibn Teymiyye, dokuzuncu yüzyılda Celal'üd-din Abd'ür-Rahman b. Ebu-Bekr'is-Süyüti... bunlardandır; ancak bunlar da, Hadis Bilgisi metoduyla eleştirilirlerse, tam bir ictihad sahibi sayılamazlar ve görüşleri, fetvadan ileri gidemez ki bu husus, "Mısır'da İslami Teşri Tarihi" adlı kitabımızda, mümkin olduğu kadar açıklanmıştır. İmamiyye bilginleriyse, her hususta ictihadı gerekli bilmişler, hangi çağda olursa olsun, ictihad kapısının, günümüze dek kapanmadığında ittifak etmişlerdir. Bu bilginlerin çoğu, her devirde, müctehidin bulunması, Şia'nın, vefat etmiş müctehidi değil, sağ olan bir müctehidi taklid etmesi lüzümunu bildirmişlerdir. Bu, yaşayışın seyrine bir uyuş olduğu gibi şer'i hükümlerin daima diri, hareketli, gelişir, zamana ve mekana uyar hükümler olduğunu, onların donup kalmayacağını, din ile dünyanın, inançla ilmi inkişafın, aralarının açılmayacağını sağlamaktadır ve İmamiyye'ye muhalif olan mezheblerin çağunda da, muhalefetlerine ragmen bunu görmekteyiz. îlahiyyat.............................................................21 İkinci mes'ele, yapılan işlerde "Hüsn" ve "Kubh"un, yani güzel ve iyi, hayırlı oluşla, çirkin, kötü ve şer oluşun, zati mevcüdiyetine inanmalandır. İmamiyye'ye göre, Allah'ın emrettiği, yahut mübah kıldığı şeylerde hüsn, haram ettiği, mekruh olduğunu bildirdiği şeylerde kubh, zati olarak mevcuttur; o işler, Allah'ın emri, yahut nehyi dolayısıyla hüsn, yahut kubh değildir; Allah, iyi, gerekli ve güzel olduğu için onların yapılmasını emretmiştir; zati ve tabii olarak kötü olanlardan da kullarını nehyetmiştir. Şia-i İmamiyye, dini hükümlerin çoğunda aklı delil tutmuş, nakle dayandığı kadar akla da dayanmıştır. Hüsn ve kubh hakkındaki re'y, Mu'tezile'nin re'yidir; ancak burda bir soru sormamız gerek: Bu hususta Şia mi Mu'tezile'nin te'siri altında kalmıştır; Mu'tezile mi Şia'ya uymuştur? Bundan bahsedenlerin çoğu, Şia'nın Mu'tezile'nin te'siri altında kaldığını söyler; fakat ben, Mu'tezile'nin Şia'dan müteessir olduğunu sanıyorum; çünkü Teşeyyu İ'tizal'den öncedir ve Şia'nın uluları Mu'tezile'den önce mevcuttur; bu hususta tarihi gerçeklere uymak zorundayız. Şia, ilk halifeler devrinde mevcuttu; Imam Ali'nin hilafeti zamamndaysa tam anlamiyla teessiis etmişti; İmam Ali (a.s.), zuliimlere, düşmanlıklara mariiz kalıp ahirete intikaal ettiği zaman Şia, biitiin siyasi ve ictimai firkalardan ayn, miistakil bir İslam mezhebiydi. Okuyucunun, bundan anlaması gerektir ki Şia, gerçeği tahrif eden, Siifyanilere uyan kişilerin sandıkları gibi hurafatla, vehimlerle, İsrailiyatla dolu, yahut tarihte hayah olarak yaşatılmış olan Abdullah b. Sebe' ve benzeri kişiler tarafından uydurulmuş bir mezheb değildir; düşmanların zanlarının aksine, hadis bilgisi yoluyla da anladığımız gibi îlahiyyat.............................................................22 bu mezheb, İslam mezhebleri arasında, akla ve nakle dayanarak fıkhi mes'elelerde, zamanı ve mekânı düşünerek ictihada önem vermekle mümtaz olan, hükmü ebedi bulunan İslam şeriatinin ruhuna uyan, görüşü geniş bir İslami mezhebdir. Şimdi müsaadenizle üçüncü mes'eleye değineceğim: Şia'nın kabirleri ziyareti, Ehl-i Beyt İmamlarının medfun bulundukları yerlerde farz namazları kılmaları, onlann hayat hikayelerini anmaları, oralarda ilim meclisleri kurmalan, çağdaş Müslümanlar nazannda batıl sayılmakta, bunlar, hurafattan sayılmakta. Bu çeşit hareketleri, bilhassa Ahmed b. Abdülhalim b. Teymiyye ve onun tarih bakımından talebesi sayılan ve Vehhabi mezhebini kuran Muhammed b. Abdülvehhab-ı Necidi ve adlarını yazmaya lüzum görmediğimiz çağdaşlarımızdan bir topluluk, küfür saymakta; bu işleri, dinden çıkış bilmekte. Fakat Ehl-i Sünnetin ekseriyeti, inançta aşırı olmayanlar, bu hususta Şia-i İmamiyye'yle aynı inancı gütmekteler; her iki fırka da evliyanın, İmamların ve yeryüzünde mevcud olan herşey'in, ancak Allah'ın iradesiyle insana faydalar verebileceğine, Allah'ın iradesiyle zarar getirebileceğine inanmaktalar; hiçbir varlık, Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir vara, hiçbir varlığa, ne bir fayda verebilir, ne bir zarar. Bu bakımdan, din büyüklerinin kabirlerini ziyaret, ancak onların huylanyla huylanmayı, onların yollanna gitmeyi, onların tertemiz yaşayışlarını anmak ve andırmak süretiyle ziyaretçinin azmini, inancını, ibretini sağlar ki bu da her iki fırka tarafından da mübah sayılmaktadır. îlahiyyat.............................................................23 Dördüncü nokta da şu: Kardeşimin te'lif ettiği bu kitabı okurken İmamiyye inançlannı en güzel bir üslubla ve akil yoluyla belirtmesine hayran oldum doğrusu. Bunun sebebini de Şia'nın, İmamlarından rivayet ettiklerini, yani nakli, akil yoluyla inceleyip derinleştirmesinde buldum. Esasen Teşeyyu'la İ'tizal ve Şia ulularıyla Mu'tezile büyükleri arasındaki bağlantılar da buna delalet etmektedir. Hatta Şia'nın ulularından olanlar, Mu'tezile'nin büyüklerinden, Mu'tezile'nin büyüklerinden olanlar da Şia ulularındandır; "Es-Sahib b. Abbad" kitabımıza müracaat eden, bunu anlar. Bihassa hicri dördüncü yüzyıl ortalarında bu bağlantı, bu te'sir ve teessür, pek kuvvetlidir; ben, bu çağın ikinci yarısında Sahib b. Abbad'ın şahsiyetinde bunu buldum. Değerli müellif, "Tevhid-i Sıfat" bahsinde, Allahü Taala'yı Mu'tezile inancına göre anmakta; esasen İmamiyye ve Mu'tezile, sıfatların, zatın aynı olduğunda birleşmekteler ve kendilerine de bu yüzden "Ehl-i Tevhid" demekteler. Yani Allahu Teala, onlarca, zatiyle görendir, zatiyle duyandır, zatiyle gücü yetendir ve böylece zatı ve sifatlari birbirinden ayirmamaktalar. Bence iki mezheb de, zat'la sifatlari ayırmada, iltibastan, bunun sonucu da şirkten kaçınmada; bu da şüphe yok ki tevhiddeki tenzihi düşüncelerinin tabii bir sonucu. Gene İmamiyye'yle Mu'tezile arasındaki sağlam bağlantı, müellifın, Adl inancını anlatışından da belirmekte; mesela güzel, doğru işin Allahu Taala'ya zulmü nisbet etmekten çekinmeleri sebebiyle; aksi halde böyle bir inanca saplanmaktan çekiniyorlar. İlahiyyat.............................................................24 Hasılı bu hususta her iki fırka, yani Şia-i imamiyye ve Mu'tezile, bir yanda; Ehl-i Sünnet ve Sufıyye, öte yanda, Imamiyye ve Mu'tezile, İlahi adli savunuyorlar, Ehl-i Stinnet ve Sufıyye İlahi hürriyeti, yani Allah'ın, ef alinde fail-i muhtar oluşunu. Ancak her iki firka da, hadis yoluyla gerçeğe yönelmede. Müellifın kaza ve kader hakkındaki sözleri de bu konunun bir bölümü. Yani insan, yaptığı işlerde muhayyer mi, mecbur mu; yahud İmamiyye'nin tabirince insan, fi'linde mecbur mudur, yoksa dilediğini yapabilir mi? Cebir mi var, Tafviz mi? Bu bahis, ilahi Adi felsefesiyle bağlantılı; ancak burda imamiyye, Mu'tezile'den ayrilmada ve orta bir yol tutmada, imamiyye, "Ciihemiyye" denen ve mutlak cebri kabul eden fırkadan olmadığı gibi "Kaderiyye" denen ve işlerin yapılışını, mutlak olarak kulun ihtiyarına bağlayan "Mufavvıza" dan, yani Mu'tezile'den de değildir. Mutlak cebri, insanin irade ve hürriyetini selb ettiği için kabul etmiyorlar, bunu kabul etmek, insani, yele uymaya mecbur bir tiiy halinde kabul etmektir, bu takdirde, onların örfünce, insanin, yaptığı işler dolayısıyla soruya çekilmesi, bir zulümdür; bu cebri kabul etmiyorlar; çünkü Allah'ın Adl sıfatına aykırı. Şair, bu inancı şu beyitle dile getirmede: Eli-kolu bağlı birini denize atmak: Sonra da aman ha, aman, ıslanma demek! Mutlak ihtiyar ve Tafvizi kabiil etmemeleriyse, bu inancın, insanı, işlerinde, sözlerinde, Allah'ın irade ve İlahiyyat.............................................................25 kudretinden müstakıl saymakla sonuçlanmadadır; çünkü Tafviza inananlar, İnsanın, yaptığı işleri, kendisinin yarattığına, bunlarda Allah'ın kudretinin, irade ve takdirinin hiçbir dahli bulunmadığına inanmaktalar; inançları intikad edenler, bunları yeren bazı hadisler de rivayet ederler ki "kaderiyye, bu ümmetin Mecus'udur" hadisi bunlardandır. Bundan anlıyoruz ki Ceberiler, Allahu Taala'dan Adl sıfatını nefyetmek suretiyle hataya düşüyorlar; onlarca Allah, kullarını, onlarda kendisinin icad ettiği işler yüzünden soruya çekmekte. Kaderilerse, yaratıklardan Allah'ın kudretinin, tedbirini ve tasarrufunu nefyetmekle yanılıyorlar; her iki fırka da, inançta gerçekten pek uzak düşmede. Bu yüzden İmamiyye, bu hususta İmam Ca'fer'üs-Sadık'ın (a.s.) sözünü söylemekte: "Cebir de yoktur, Tafviz de; fakat iş, iki işin (cebirle tafvizin) arasında." Bu suretle onlar, kardeşleri Ehl-i Sünnet'le aynı inançtalar; çünkü Ehl-i Sünnet de onların söylediğini söylemekte; insanda cüz'i ihtiyar olduğuna inanmakta. Buysa tam cebr olmadığı gibi insanın, yaptığı işlerin halikı (yaratıcısı) olduğu kanaatini de vermemekte. Bu hususta İmam Ebu'l-Hasan'il-Aş'arı de aynı kanaati izhar etmiş, Fahruddin-i Razi ise, "İnsan, batında mecbur, zahirde muhayyerdir" diyerek bu inancın felsefesini dile getirmiştir ki bu sözün derin bir anlamı vardır ve İslam inancında rüsuh sahibi olanlara, irfan erbabına gizli değildir. Şimdi önsüzümüzü, beşinci mes'eleyle tamamlayalım; o da İmamiyye'deki "Beda" inancıdır. Bu sözün açık İlahiyyat.............................................................26 anlamı, bir işi yapmak, sonra o işten vazgeçmektir, buysa, yaratiklarin vasiflarindandir ancak. Bir işi yaptıktan sonra düşünüp taşınarak ondan vazgeçmek, yaptığı işin yanlış olduğunu anlayıp bilgisizlik yüzünden yaptığı işten dönmek, doğruya yönelmek, ancak kula âit bir şeydir. Düşünürlerin çoğu, Beda husüsunda Şia'nın yanıldığını, Allahu Taâlâ'nın, bir işi yanlış olarak yapıp sonra doğruyu anlamasının ve o işten vazgeçmesinin düşünülemeyeceğini söylerler. Oysa ki Şia ve Ehl-i Sünnet alimleri, Allah'ın bilgisinin kadım olduğuna inanmaktadır; her iki fırka da, yaratiklarin sıfatı bulunan bu çeşit şeyden Allah'i tenzih eder. Beda: "Bir şeyin isbatından sonra mahvidir." ki, esasen ilm-i ilahide böyle takdir edilmiştir; nitekim (Ra'd, 39'da) "Allah dilediğini bozar, dilediğiniyse isbat eder" buyurulmaktadır. İmamiyye'deki "Beda" inancına dair şu örneği arzedelim: Birisinin kötülüğü takdir edilmiştir; o kişi, kırk yaşına gelince Allah'a tevbe eder, iyilere katılır. Burada Beda, o adamın adının, kötülerden silinip iyilere yazılması, o adamın kutlulara katılmasıdır; fakat bu tevbesi ve sonra saidlere katılması, ona tevbenin ilham edileceği vakit, Allah'ın bilgisinde sabittir. İmamiyye'de Beda, Allah'ın hikmetine binaen meydana gelen bir mahv ve isbat'dır. İmamiyye'nin, Allah'ın, bir şey'i sonradan bilip değiştirdiğine inandığını sananlar, yanılmışlardır. Beda, Kur'an'daki Nasih ve Mensuh ile tefsir edilir. Mesela, içkinin haram edilişi, tedrici bir sürette olmuştur. Birden haram edilseydi, alışanlara güç gelirdi; bu yüzden merhale-merhale içki yerilmiş, içilmemesi buyurulmuş, sonra tümden haram îlahiyyat.............................................................27 edilmiştir; İmamiyye'nin Beda' hakkındaki inancı da bundan ibarettir. Burada, şunu da söyliyeyim ki, İslam mezheblerinin, füru'da, yol-yordamda ihtilaflarına rağmen temelde ve amaçta bir oluşları, beni gerçekten de sevindirmiştir. Allah'ın başarısıyla İslam mezheblerini birbirlerine yaklaştırmak için ayrı bir kitap yazmak isterim. Bütün bu sözlerden sonra kitabın müellifı olan üstadı, nakledilenle ma'kulü birleştirek İmamiyye inançlarını bildirmek hüsüsündaki başarısından dolayı tebrik ederim. İnsaf ve düşünce erbabına da bu kadar söz yeter. Dr. Hamid Hafni Davud Diller Üniv. Arab Edebiyatı ve Hindis tan, Aliker Camiası, İslanıı Bilgiler Müderrisi-Kahire 17.66.1381 H.25.11.1961 M. îlahiyyat.............................................................28

    [B]Müellifin Önsözü

    RAHMAN VE RAHİM ALLAH'IN ADIYLA
    Hamd ve şükür, Allâh'a; salatü selam, insanların en hayırlısı Muhammed'e ve insanlra doğru yolu gösteren evladına, soyuna. İnançlara âit olan bu kitabı, Ehl-i Beyt (a.s) yoluna uygun olan İslami inançlann özünü, özetini anlatmak için, etraflıca delil ve huccet getirmeden, çok def a Ehl-i Beyt imamlarından gelen nassları zikretmeden, tam bir özet halinde yazarak adını, "Şia İnançları" koydum; Şia'dan maksadım da, bilhassa "İmamiyye-i İsna Aşeriyye"dir. 1363 yılında, dini yaymak için kurulmuş olan medresede Kelam bilgisine dair bazi mübahaseleri yazmaya koyulmuştum; bunlar çoğaldıkça çoğalı; sonra da öylece kaldı. Aradan sekiz yıl geçti. Allah kendisine hayırlar versin, üstün ve edib Muhammed Kazım E'l-Ketabi, bu yazıları bir daha gözden geçirmemi ve bunları özetleyerek bir risale haline getirmemi istedi; isteğine uydum, bu muhtasar kitab meydana geldi. îlahiyyat.............................................................29 Bu kitabı yayım alemine sunmakla "İmamiyye" hakkındaki kınayışların önünü almak, bu mezhebin inançlarını, okuyuculara, olduğu gibi sunmak istedim. Bihassa çağımızda, Ehl-i Beyt yolunu bilerek, bilmeyerek, yahud da bilmezlikten gelerek bir çok kişi, kaleme sarılıp Şia'ya, Şia inançlarına, dini mesleklerine göre, hücumlarda bulunuyorlar; böylece de gerçeğe zulm ediyorlar, okuyanlara, bilgiyi değil, bilgisizliği yayıyorlar, İslam birliğini bölüyorlar, gönüllerinde gizledikleri hasedi, garezi izhar etmiş oluyorlar. Oysa ki bu gün, Müslüman toplumunun saflarını düzüp koşmak, bölüklerini birleştirmek, bütün Müslümanları bir bayrak altında toplamak imkanı bulunması bile onların aralarını bulmak, onlan birbirlerine yakınlaştırmak, hasedlerini köreltmek, garezlerini gömmek zorundayız ve bunu, bu gerçeği bilmeyen de yoktur, kalmamıştır. Bu sözleri söylüyoruz ama, maalesef, bazı kişiler, Müslümanları hala bölmeye, birbirlerini yermeye, Islam birliğini bozmaya, Müslümanları ayrılığa, aykınlığa çağırmaya uğraşıyorlar ve biz, bu kitap gibi bir çok kitapla bunun önüne geçemiyoruz, birliği sağlayamıyoruz; "İmamiyye"nin inançlannı açıklamak, olduğu gibi bildirmek, bu çeşit kişilerin inadlarını arttırıyor; uyarmalarımız, onların tuttukları yanlış yoldaki ısrarlarını güçlendiriyor. Ancak bunların ve benzerlerinin inadlannda ısrar etmeleri, bizce önemli değil. Biz, bu kitabı sunmakla, yayımlamakla, ancak gerçeği arayanlara faydalı olmak, İslama faydalı bir hizmette bulunmak, hatta bütün insanlığa hizmet etmek maksadını gütmekteyiz. îlahiyyat.............................................................30 Kitabı bir başlangıçla beş bölüme ayırdık; şeriki-naziri olmayan Allahu Taala'dan başarı dilemekteyiz. Muhammed Rıza MUZAFFER 27 Cumadelahır 1370

    [B]BAŞLANGIÇ [B]1- NAZAR VE MA'RİFET HAKKINDAKİ İNANCIMIZ

    ___________________________________

    Allahü Taala'nın, bize düşünmek kabiliyetini verdiğine, bize akıl-fikir ihsan ettiğine, sonra da yaratışını, yarattıklarına bakıp düşünmemizi, sun'unun eserlerine dikkat edip teemmül etmemizi, hikmetini düşünüp çevremizdeki ve bizzat nefsimizdeki tedbir ve tasarrufunu anlamamızı emir buyurduğuna inanmaktayız; nitekim, "Onıın, onlarca da gerçek olduğunun apaçık meydana îlahiyyat.............................................................31 çıkması için onlara, delillerimizi yakında, çevrede de göstereceğiz, nefislerinde de" buyurmaktadır.2 "Biz, atalarımız neye uyduysa ona uyarız dediler; ama atalarının aklı bir şey'e ermiyor"3 ayet-i kerimesiyle atalarını taklid ederek onların yollarını tutanları kınamaktadır; hayallerine kapılıp zanlara düşenleri de, "Onlar, ancak zanlarına uyarlar"4 hükmüyle yermektedir. Gerçekten akıllanmız, bize, yaratışa, yaratılışa bakıp varlığı yaratanı tanımamızı farz etmiştir; nitekim Peygamberin (s.a.v) risalet davasına ve mücizelerine de bakıp gerçeği anlamamız, gene aklen farzdır bize. Bu bakımdan bu hususta bir başkasına uymak, bizce doğru değildir; isterse kendisine uyulanın derecesi ve mevkii yüksek olsun. Kur'ân-ı Kerim'de de düşünüp bilgiye, tanıyışa sahip olmaktan başka bir şey emredilmemiştir ve ancak, insanın yaratılışındaki bu düşünce hürriyetinden bahsolunmuştur; akıl-fıkir sahipleri de ancak bunu kabul ederler. Hasılı, inanca aid hususlarda, insanın kendisini ihmal etmesi, düşünceyi, anlayışı bir yana atması, atalarının, yahud kendilerini yetiştirenlerin yollarını tutması doğru değildir; aksine, Kur'an-ı Kerim'in nasslarında da te'yid edildiği gibi insanın yaratılışındaki akıl fıkir sahibi oluşu bakımından en ehemmiyetlileri tevhid, nübüvvet ve mead olan usül-i dinde, düşünüp aklıyla gerçeği bulması
    2-Fussilet, 53. 3-Bakara,171. 4- En'am, 116; Yunus, 66; Necm, 23,28. îlahiyyat.............................................................32 gerektir; bu esaslarda atalarına, yahud onlar gibi saydıkları kişilere uyanlar, yanılırlar, doğru yoldan saparlar, hatta edindikleri inanç doğru bile olsa, bu hususta mazur sayılamazlar. Bizce, önce inançların esasında düşünüp anlamak, insana vacibtir ve bu hususta başkasını taklid caiz değildir. İkincisi, bu akli vücüb, şer'i vücübdan da evvel gelir; yani bu hususlarda dini nasslara uymak suretiyle bir inanca vans, sahih olsa bile mutlaka bu inancın, akli delaletle te'yid edilmesi gerektir. îlahiyyat.............................................................33

    [B]2- FÜRU'DA TAKLİDİN LÜZUMU
    ___________________________________________________

    Füru-ı dine gelince: Bunlar, a'male ait şer'i hükümlerdir; bunlar da nazar, tefekkür vacib değildir. Orucun, namazın vacib oluşu gibi kesin olarak bilinen şeyler müstesna, bunlarda mükellefe üç şey gerektir: Ehil olan kişi, hükümlerin delillerinde ictihada başvurur ve hükmünü verir. Ehil değilse ihtiyatla amel eder. Yahud dinini korumak, kendi dileğine uymamak ve Mevlasına itaat etmek için içtihad şartlarını kendisinde toplamış olan ve hayatta bulunan adil bir müctehidi taklid eder. Müctehid olmadığı, ihtiyata riayeti de bilmediği halde, ictihad şartlarını haiz olan bir müctehidi taklid etmeyen kişi, ömrü boyunca namaz kılsa, ibadette bulunsa, gene de ameli, taklid edilen bir müctehidin re'yine uygun değilse batıldır, kabul edilmez.

    [B]3- İCTİHAT İNANCIMIZ

    _________________________________________________

    Fer'i hükümlerde ictihadın, bütün müslümanlara kifai vacib olduğuna inanınz; yani her çağda, ictihad mertebesine yücelmek için çalışmak, bütün müslümanlara vacibdir, ancak içlerinden biri, bu mertebeye ulaşırsa vücub öbürlerinden sakıt olur. Her çağda, müslümanların içinden ictihad merbetesine erişip şartlarını nefsinde toplayan ve öbür müslümanlar tarafından taklıd edilmeye, hükmüne uyulmaya ehil bulunan birisinin yetişmesi îlahiyyat.............................................................34 gerektir. Böyle biri yetişti mi, öbürleri, dini hükümlerde ona baş vururlar. Fakat içlerinden böyle biri yetişmemişse, bu mertebeye ulaşmak güç olsa bile, gene de hepsine bu mertebeye ulaşmak için çalışmak vacibdir ve vefat etmiş bir müctehidi taklid etmeleri caiz değildir. İctihad, Hz "Muhammed'in (s.a.v) helalı, kıyamet günündeke helaldır, haramı, kıyamet gününe dek haram" muktezasınca, zamanın ve ahvalin değişmesiyle değişmesine imkan bulunmayan ve Hazret-i Rasul-i Ekrem (s.a.v) tarafından, Allah'ın emriyle iblâğ buyurulan hükümleri, şer'i delilleriyle bilmek, bu hükümleri, şer'i delillerden istinbat etmek gücüne sahip olmaktır. Şer'i deliller, Kitab; yani kur'an-ı Mecid, Sünnet, İcma' ve Akıldır ki bunlar, fıkıh usülünü bildiren kitaplarda etrafıyla anlatılmıştır. İctihad mertebesine yücelebilmek, bu dört şer'i delilden hüküm çıkarabilmek için, bir çok bilgiyi elde etmek, bunun için de kendini tamamıyle bu yola verip hakkıyla çalışmak gerektir.5

    [B]4- MÜÇTEHİDE İNANCIMIZ
    ___________________________________________________

    İctihad şartlarını kendisinde toplamış müctehid, gaybet zamanında, inancımızca, İmam aleyhisselam'ın ------------------
    5- Mesela müctehidin, mutlaka riyaziyeyi, hendeseyi hakkıyle bilmesi icabeder; aksi takdirde, mıras ve sefer hükümlerinde yanılabilir. (Mütercim)

    îlahiyyat.............................................................35 naibidir, mutlak olarak hakim ve reisdir; hüküm vermekte, halka hükmetmekte İmamın salahiyetine sahiptir. Onun hükmünü kabul etmemek, İmam'ın hükmünü kabul etmemektir; İmam'ın hükmünün kabul etmemek ise, Allah'ın hükmünü kabul etmemektir ki bu, sadık-ı al-i Muhammed'den aleyhi ve aleyhimüsselam, rivayet edilen hadise göre, Allah'a şirk koşmakla birdir. İctihad şartlarını nefsinde toplamış olan müctehid, yalnız fetva almak için kendisine müracaat edilmesi gereken şahıs değildir; o, aynı zamanda, ümmetin umumi vilayetine de sahiptir; hükümde, kazada, bir işi hall-ü fasl etmede de ancak ona müracaat edilir ve bu hususlarda, ondan başkasına baş vurmak, ancak onun emriyle caiz olabilir; nitekim hadler ve diğer cezalar da ancak onun emriyle ve hükmüyle icra edilebilir. İmamın haklarına ait hususlarda da başvurulması gereken makam, ancak odur ve bu derece ve umumi riyaset ve vilayet gaybet zamanında, İmam aleyhisselamın niyabeti dolayısıyla ve imam aleyhisselam tarafindan kendisine verilmiştir. Ilahiyyat.............................................................36

    [B]BİRİNCİ BÖLÜM

    İLAHİYYAT

    5- ALLAHU TAALA'YA INANCIMIZ

    _____________________________________________________

    Allahü Taâlâ'nın var ve bir olduğuna, hiç bir eşibenzeri bulunmadığına inanmaktayız. Kadim'dir, zevali yoktur, ona zeval erişemez. Evveldir, ahırdır, bilendir, hükmedendir; adalet sahibi daimi diridir; gücü yetendir, ganidir, duyan-bilendir; yaratıkların vasfedildikleri şeylerle tavsif edilemez. Cismi, süreti yoktur, cevher ve araz değildir6 ağırlığı, hafıfliği yoktur; hareketi, sükunu olamaz; zamanı ve mekanı bulunamaz; kendisine işaret edilemez. Eşi, eşiti, benzeri, zıddı, zevcesi, oğlu, ortağı olmadığı gibi ondan başka bu vasıfları haiz biri de yoktur; "Gözler onu idrak edemez ve o, gözleri idrak eder."7 Onu, yaratıklarından birine benzeten ve yüzü, eli, gözü olduğunu söyleyen, yahud dünya göğüne indiğini, cennet ehline, ay'ın göründüğü gibi görüneceğini söyleyen, bu ----------------------
    6- Cevher: bizatihi, yani kendi varlığıyla var olan. Araz: var olabilmek için cevhere muhtaç olan şeydir. Renk, cisime nazaran arazdır, şekil ve heyet de öyle. Cisim, renk, şekil, heyete nazaran cevher sayılır. (Müretcim)
    7-En'am, 103. çeşit inançlara sapan, her türlü noksandan münezzeh olan yaratıcıyı bilmeyen kişidir ki o, kafır menzilesindedir. Vehimlerimizle, en ince anlamlara dek, hakkında düşünebildiklerimiz; İmam Muhammed Bakır aleyhisselamın buyurdukları gibi, ancak bizim mislimiz bir mahluk olabilir. Kıyamet günü, halka görüneceğini söyleyen, Onun cisim olmadığına inansa, onu teşbihden tenzih etse bile bu sözü, bir dil tekerlemesinden ibarettir ve küfre ulaşır; çünkü bu çeşit iddialarda bulunanlar, Kur'ân-ı Kerim'in, yahud hadisin zahiri anlamlarına kapılanlar, akıllarını, düşüncelerini bırakanlar, onları artlarına atanlar, o sözlerdeki istiare ve mecazlan anlamakta acze düşüp nazara, delile önem verenlerdir.

    [B]6- TEVHİDE DAİR İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    Her hususta Allahü Tala'yı bir bilmenin vücübuna inanmaktayız. Zatı itibariyle varlığına, birliğine, bunun vücübuna inanmamız nasıl gerekse aynı tarzda sıfatlarında tevhid de vacibdir ve bu, ileride anlatacağımız gibi, sıfatlarının, zatının aynı olduğuna inanmak, zati sıfatlarında da benzeri bulunmadığına iman etmektir. O'nun, ilimde, kudrette naziri bulunmadığı gibi yaratmakta, rızık vermekte de şeriki, naziri yoktur ve bütün kemal sıfatlarında eşi bulunamaz. İbadette de O'na tevhid, aynı tarzda gerekmektedir; hiç bir vechiyle O'ndan başkasına kullukda bulunmak caiz değildir. Kullukların hiç bir nev'inde, vacib olsun, îlahiyyat.............................................................39 olmasın, namazlarda ve diğer ibadetlerde, ne suretle olursa olsun, O'ndan başkasını katmak caiz olamaz. İbadette, bir başka van, varlığı, O'na katan, müşriktir; kullukta O'ndan başkasına yaklaşmayı kasdeden, putlara tapan kişi hükmündedir. Yalnız, bazı kimselerin, zanlarına, vehimlerine uyup kabirleri ziyaret, yahud taziye meclisleri tertib etmek gibi hususlarda İmamiyyeyi kınamaları doğru değildir; çünkü bunlar, bu işler, ibadette Allah'dan gaynya yaklaşmak nev'inden olamaz. Bunlar, hastayı dolaşıp halini - hatırını sormak, gönlünü almak, cenazeyi teşyi etmek, mü'min kardeşleri ziyarette bulunmak, yoksula yardım etmek gibi temiz ve güzel işlerle Allahü Taala'ya manen yaklaşmayı kasdetmeye benzer, o çeşit işlerdendir. Hastanın halini -hatınnı sormak, hadd-i zatında, kulun Allahü Taala'ya manevi yakınlığını, Allahü Taala'nın razılığını sağlayan bir iştir; hastaya yakınlık kasdı yoktur ki Allah'dan başkasına kulluk etmeye benzesin; yahud da kullukta şirk koşmaya benzetilsin. Kabirleri ziyaret ve taziye meclisleri tertib etmek de bunlardandir. Kabirleri ziyaret ve taziye meclisleri, şer'i olan giizel ve temiz işlerdendir; fıkıh bilgisinde de bunların hükmü böyledir. Bunlarla, bazı kimselerin zannettikleri gibi ne ibadette bir şirk kasdedilmektedir, ne İmamlara kullukta bulunmak. Bu ziyaretlerle, bu meclislerle onlann adlan anilmakta, yaptıkları işler zikredilmektedir; bunlar, Allahii Taala'nın şeairini ululamaktır; "Ve kim Allah dininin İlahiyyat.............................................................40 hükümlerini ulularsa şüphe yok ki bu hareket, gönüllerdeki çekinme duygusundandır."8

    [B]7- ALLAH'IN SIFATLARINA İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    Cemal ve kemal sifatlannin, yani ilim, kudret, gina, irade, hayat gibi sübuti sıfatlann tümünün, zatına muzaf sifatlar olmayip zatının aynı olduğuna inanmaktayız. Vücüdu, ancak zati vücüddur; kudreti, hayati dolayısıyladır ve hayati, kudretidir. Daimi diri olduğundan gücü yetendir, gücü yeten olması dolayısıyla da daimidir. Sıfatlarında ve varlığında bir ikilik olamaz; öbür kemal sifatlannda da hal, böyledir. Sifatlar, mefhumlan bakimindan muhtelif görünmekle beraber hakikatleri ve varliklan bakimindan birdir; çünkü bu sifatlann varhklannda bir aynhk farz edilse, viicudda da teaddiid icabeder; bu ise tevhid inancına zıttır. Yaratmak, nzık vermek, evveli olmamak, yücelik gibi izafi olan siibuti sifatlar da, gerçekte bir tek sifata, yaratiklanna her an kayyum oluş sıfatına racıdir, sıfat, eserlerinin, hükümlerinin ihtilafına ragmen bir tek sifattan ibarettir. Celal sıfatları dediğimiz selbi sıfatlarsa, O'nda bulunmasına imkan olmayan sıfatlardır. Cisim oluş, hareket ve sükunda bulunuş, ağırlığa, hafıfliğe sahip olmak ve saire gibi sifatlar, O'nda bulunamaz; bütün noksan sıfatları, Zat-ı Bari'den selbetmek vacibdir; hatta
    8- Hacc, 32
    îlahiyyat.............................................................41 bunların varlığındaki imkan dahi zat-ı Bari'den selb edilmelidir. Böylece selbi sıfatlar, kemal sıfatlarına, sübutı sıfatlara racı olur. Allahü Taala, her hususta, zatı bakımından birdir, vahid ve samed olması dolayısıyla da terkibden ve bütün selbi sıfatlardan münezzehtir. Sübuti sıfatların selbi sıfatlara ircai dolayısıyla zatın mahz-ı vücud oluşu, sıfatlarının ayn-ı zat olması ve her türlü noksan sıfatlardan münezzeh bulunuşu, vücüdla ademin aynı kıyasını uyandırmamalıdır. Sübuti sıfatların, zatdan ayrı mülahazası, kadim varlıkların taaddüdü ve vacib'ül-Vücudun şerikleri bulunduğu sonucuna varır. Emir'ül-Mü'minin ve Seyyid'ül-Muvahhidin aleyhisselam buyururlar ki: "Öz doğmluğunun kemali, O'nu noksan sıfatlardan tenzih etmektir; çünkü bilmek gerektir ki ne sıfat söylenirse söylensin, o sıfatla vasfedilemez; her sıfat, vasfedilenden gayrıdır; onunla bilinemez. Onu vasfetmeye kalkışan, onu bir başkasına eşit etmiş sayılır. Başkasını O'na eşit sayan, ikiliğe düşmüş olıır. İkiliğe düşen, tecezzisini kaail olıır; tecezzisini kaail olan, O'nu tanımamış olur..."

    [B]8- ADL HAKKINDAKİ İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    Allahü Taala'nın kemale ait bütün sıfatlarının birinin de adl olduğudur; Allahü Taala'nın adil olduğuna, zalim bulunmadığına inanmaktayız. Kazasında cevretmez; hükümüne hayıflanmaz. İtaat edenlere sevab verir, isyan
    îlahiyyat.............................................................42 edenleri cezalandırır. Kullarına, güçlerinden fazla bir teklifde bulunmaz; onlara, hak ettikleri cezadan fazla da ceza vermez. Çünkü inanmaktayız ki Allahü Taala, herhangi bir vesile ile güzeli, iyiyi terk edip kötü işi işlemez; çünkü Allahü Taala, güzelin, güzel ve iyi oluşu, çirkin ve kötünün çirkin ve kötü oluşunu bilir. Bu bilgisiyle de güzel ve iyi işi yapmaya, kötüyü terk etmeye gücü yeter. İyiyi işlemekle bir ziyana düşmez ki onu terke muhtaç olsun, nitekim kötüyü de işlemeye bir ihtiyacı yoktur. Bütün bunlarla beraber O, hüküm ve hikmet sahibidir; işlediği şey, hikmete uygundur; en mükemmel düzene göredir.
    Zulmü ve kötüyü işleseydi, -ki şanı bundan yücedir-, iş, dört şekle dönerdi:
    1) O işi, haşa, bilmiyor, kötü olduğunu bilmediğinden yapıyor;
    2) Kötü olduğunu biliyor, fakat yapmaya mecbur; terketmeye gücü yetmiyor;
    3) Kötü olduğunu bilmekte, onu yapmaya mecbur da değil, ama yapmaya muhtaç;
    4) Kötülüğünü biliyor; yapmaya mecbur değil, ihtiyacı da yok; fakat abes olduğundan yapıyor ve bununla, haşa, kendini tatmin ediyor.
    Bu mülahazaların hepsi de, mahz-ı kemal olan Allahü Taala'ya noksan iras eder; bu yüzden de O'nun zulümden, kötü ve abes iş işlemekten münezzeh olduğuna inanmamız vaciptir. Ama müslümanların bazıları, haşa, Allahü Taala'nın kötü işi yapmasını, itaat edenleri cezalandırmasını, hatta asıleri, kafırleri cennete sokmasını caiz bilmekteler;
    îlahiyyat.............................................................43 onlarca kullara, güçlerinin yetmeyeceği işleri de, dilerse, emredeceğine, bunları terk edenleri cezalandıracağına, kendisinden zulüm ve cevir gibi şeylerin sudur edebileceğine, hikmete, maslahata uymayan, faydası bulunmayan işi yapabileceğine, "Yaptığından sorulmaz; onlardır sorumlu olanlar"9 ayet-i kerımesini delil getirerek inanmaktalar. Oysa ki Allahü Taala'nın şanı, bütün bunlardan yücedir ve kitabının muhkem ayetlerinde, "Ve Allah, kullarına zıılnıü irade etmez"10, "Ve Allah, fesadı sevmez"11, "Ve biz, gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık"12 ve "Biz, cinni ve insanları, ancak kulluk etsinler diye yarattık"13 buyurarak zulümden, bozgundan münezzeh bulunduğunu, boş, abes bir şey yapmayacağını beyan buyurmaktadır. "Tenzih ederiz seni, bunu boş yere yaratmadın."14

    [B]9- TEKLİF HAKKINDAKİ İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    Allahü Taala'nın kullanna delil ve huccet ikaame ettikten sonra ve ancak güçleri kadar teklifte bulunduğuna, güçleri yetmeyen, bilgileri kavramayan şey'i teklif etmediğine inanmaktayız; çünkü acize, inadına
    9-Enbiya, 23. 10-Gaafir, 31. U-Bakara, 205. 12-Dühan, 38. 13- Zariyat, 56. 14-Âl-i İmran, 191. îlahiyyat.............................................................44 öğrenmeyene değil de bilmeyene, anlamayana teklifte bulunmak, zulme ait işlerden sayılır. Aynı zamanda, hükümleri, teklifleri öğrenebileceği halde oğrenmeyen cahilin de Allah katında sorumlu olduğuna, bu taksiri yüzünden cezalanacağına inanırız. Çünkü aklı başında ve hür insana, şer'i hükümlerden ihtiyacı olanları öğrenmek vacibtir. Allahü Taala'nın, düzene kavuşmaları, hayırlara ulaşmaları, daimi kutluluğa ermeleri için kullarını doğru yola irşad buyurduğuna, şer'i hükümleri buna gore teklif ettiğine, onları, kendilerine zarar verecek, bozguna uğratacak, sonlarını kötü kılacak şeylerden nehy ettiğine de inanmaktayız; itaat etmeyeceklerini bilse bile emir ve nehiylerini onlara iblağ buyurmuştur; çünkü bu, kullarına lutuftur, rahmettir. Kullar, işledikleri şeylerin çoğunu bilmezler, dünyadaki ve ahiretteki hayır yollannı, tam olarak tasarlayamazlar; kendilerini zarara, mahrumiyete uğratacak şeylerin çoğundan gaaflet edebilirler. Zatı itibariyle Rahman ve Rahim olan Allahu Taala'nın bu lutfu, bu rahmeti, mutlak kemalinin icabıdır ve zatından aynlmaz; kullar O'na itaat etmemekte, emirlerine, nehiylerine uymamakta ayak direseler, ısrar etseler bile bu lutfu, bu rahmeti onlardan esirgemez.

    [B]10- KAZA VE KADER HAKKINDAKİ İNANCIMIZ

    _____________________________________________________

    İlahiyyat.............................................................45 Mücebbire15 diye adlandırılan toplum, yaratıkların fıilleri olmadığı, bütün fıillerin failinin, Allahii Taala olduğu kanaatine sapmıştır. Onlara göre Allah, haşa, insanlara cebren isyana dair işler işletmekte, böyle olduğu halde de onları cezalandırmadadır; itaata dair işlere cebretmekte, aynı zamanda da onları sevaba nail eylemektedir. Onlarca kulların fıilleri, gerçekte, Allah'ın fıilleridir; fakat şu var ki bu hususta kullar, o fıillere mahal olmaktadır.16 Bu inanç, eşyadaki sebebiyyeti inkarın sonucuna varır; gerçek sebebi yaratan ise şeriki olmayan Allahii Taala'dir. Bu inanca sapan, Allahii Taala'ya zulmii nisbet etmektedir, oysa bundan münezzehtir. Bir başka toplumsa "Mufavvıza" diye anılmaktadır. Onlara göre Allahü Taala, bütün fîilleri yaratıklarına tefviz etmiş, gücünü, takdirini, kaza ve kaderini onlardan kaldırmıştır. Bu inancı güdenlerce efali, Allahii Taala'ya nisbet etmek, ona noksanı nisbet etmektir. Varlıkların sebebleri vardır ve bütün sebebler, sebebleri meydana getirene, ilk sebebe, Allahii Taala'ya irca edilirse, bu, 15- Bu söz yerine daha ziyade "cebriyye" sözü kullanılır ve bu inancı güdenlere "cebri" denir. (Mütercim). 16- Vahdet-i vücud inancında aşırı gidenler ve her şey'i Allah'ın zuhuru, varlıklan, mezahiri sayan sufiler, vahdetin ilk merhalesi olarak "tevhid-i ef'al"i kabul ederler. Bütün fiillerin, gerçek faili, onlarca Allah'dır; iyi kötü, hayır, şer, nisbet ve itibardan meydana gelir; hadd-i zatında her iş, failinin mazhariyetine, istidadına göre doğrudur ve gerçek fail, Allah'dır; görülüyor ki bunlar, daha da ileri gidiyorlar. (Mütercim). İlahiyyat.............................................................46 Allah'ın gücünü iptal sonucuna vanr ki bu da, yaratışta, ona, ondan gaynyi da şerik koşmaktır. Bizim inancımız ise, tertemiz İmamlarımız (aleyhimüsselam)dan gelmektedir. O inanç da bu iki inancın ortasındadır, yani gerçek, bu ikisinin arasındadır. Bu iki inancin kelamcilannin delillerindeki çelişkiler, insanı hayrete düşürür. Bir toplum, ileri gitmiştir, öbürü ise geri kalmıştır. İmamımız Cafer Sadik aleyhisselam, bu orta yolu, meşhur "Cebir de yoktur, tefviz de; fakat iş, iki işin arasındadır" buyruklarıyla bildirmişlerdir. Bu sözün etraflıca anlamı ve özet yoluyla ifadesi şudur: İşlerimiz, bir bakıma bizim işlediğimiz işlerdir; bunları işlemeye gücümüz, ihtiyarımız vardır. Fakat bir başka bakımdan da bu işler, Allah'ın takdirine bağlıdır, kudretine dahildir. Allahü Taala, bize, işlediğimiz işleri zorla işletmemektedir; aksi halde yaptığımız kötülüklere karşı bizi cezalandırması zulm olurdu. Bunları işlemekte bizim gücümüz, ihtiyarımız vardır; ama işlerimizi, ancak kendimizin işlememiz hususunda da bizi başı boş bırakmamıştır; yaptıklarımızı, O'nun kudretiyle yapmaktayız. Gerçekte yaratış da O'nundur, hüküm de O'nun; emir de O'nun ve O, her şey'e gücü yetendir, kullarını gücüyle kavrayandır. Hasih Kaza ve Kader, Allahü Taala'nın sırlarından bir sırdır. Kim bunu, ileri varmadan, geri kalmadan anlarsa, hüküm budur; bu hususta fazla incelemeye kalkışırsa sapıklığa düşebilir, inancı bozulur; çünkü bu, öyle güç ve ince felsefı bir bahisdir ki ancak binde bir kişi kavrayabilir. İnsanın, Eimme-i Etharın, (aleyhimüsselam), îlahiyyat.............................................................47 buyurdukları gibi, gerçeğin, ikisi arasında olduğuna mutlak olarak cebir ve tefvizin bulunmadığına inanması yeter. Esasen bu, mutlaka etraflıca, inceden inceye araştırılıp inanca varılması gereken itikaadi asıllardan da değildir.

    [B]11- BEDÂ HAKKINDAKİ İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    İnsana göre beda, bir şeyde, bir işde, gerçek olmayan bir re'ye sahip olması, kendi re'yine, kendi kararına göre o işi işlemeye kalkıştıktan sonra da re'yinde yanıldığını, gerçeğin başka türlü olduğunu anlaması, o işi yapmaktan vazgeçmesidir. Bu, işi layıkıyla bilmeyişten, anlamayıştan meydana gelir ve insan, bundan dolayı pişmanlığa düşer. Bu anlamda beda, Allahü Taala hakkında düşünülemez; çünkü bu, bilgisizlikten ve noksandan meydana gelir. İmam Cafer-i Sadık aleyhisselam, "Kim, bir işin, Allah tarafından, başka türlü olduğunun anlaşıldığına ve bu yüzden Allah'ın nedamete düştüğüne inanırsa, bizce o kişi, ulular ulusu Allah'a kafirdir" buyurmuşlardır. Yine, "Kim, dün bilmediği bir şey bu gün Allah'ca bilindi sanırsa, ben, o kişiden beriyim" demişlerdir. İmam Ca'fer'üs-Sadık'ın, aleyhisselam, "Allah'ın oğlıını İsmail hakkında ızhar ettiğini hiç bir şeyde ızhar etmemiştir" buyurması, adeta birinci anlamı okşadığı cihetle İslam fırkaları hakkında eserler yazanların bir kısmı, İmamiyyeyi kınamaya, Ehl-i Beyt yolunu yermeye koyulmuşlardır. Oysa ki bizim inancımız, Allahü îlahiyyat.............................................................48 Taala'nın, kitabının muhkem ayetinde, "Allah dilediğini bozar, dilediğiniyse isbat eder; kitabın aslı, O'nıın katındadır"17 buyurduğu hükme uymaktadır. Bunun anlamı da şudur: Allahü Taala, bir şey'i, peygamberinin, yahud velisinin diliyle, maslahata uygun bir tarzda ızhar eder; sonra bunu imha edip ayrı bir tarzda ızhar eyler. İbrahim (alanebiyyina ve alihi ve aleyhisselam)a oğlu İsmail'i (a.s.) kurban etmesini emir buyurmuş, sonra onun yerine bir koçun kurban edilmesiyle İsmail kurtulmuştur. İmam aleyhisselam'ın, "Allah'ın, oğlıını İsmail hakkında ızhar ettiğini hiç bir şeyde ızhar etmemiştir" buyurmakla İsmail'in imam olmadığını bildirmişlerdir; halbuki İsmail, büyük oğulları olduğundan kendilerinden sonra onun imam olacağı sanılmaktaydı. Beda, peygamberimizin (s.a.v.) şeriatleriyle önceki şeriatlerin hükümlerinin nesh edilmesine, hatta Hazret-i Peygambere (s.a.v.) vahyedilen bazı hükümlerin, sonradan neshedilmesine benzer.

    [B]12-DİN HÜKÜMLERİ HAKKINDAKİ İNANCIMIZ
    Allahü Taala'nın, vacib ve haram ettiği hükümlerle diğer hükümlerin hepsini de, kulların, onları icra veya terk etmelerinde, kendi hayırları, kutlulukları bulunduğu için vacib, yahud haram ettiğine inanmaktayız. Vacib ettiği şeylerde hayırlar, menfaatlar vardır; nehyettiklerinde de zarar ve kötülük mevcuttur. Yapmamız, daha iyi ve uygun İlahiyyat.............................................................49 olan şeyleriyse bize müstehab kılmıştır. Öbür hükümlerde de hikmet vardır ve bu, kullarına lutfundandır, zatı adaletindendir. Biz bilmesek bile mutlaka her işde hikmetler gizlidir ve hikmetsiz hiçbir şey yoktur. Bizim dinimizi, dünyamızı bozan, yapmamamızda hayır bulunan şeyleri de kötü olduğu için nehyetmiştir; bizim inancımız budur. Fakat müslümanlardan bazı fırkalar, hiç bir şey'in hadd-i zatında güzel, yahud çirkin olmadığını, Allah'ın nehyettiği şey'in, nehyi dolayısıyla kötü ve çirkin olduğunu, emrettiğinin de, emri dolayısıyla güzel ve iyi olduğunu söylerler; fakat bu, akli zarurete aykırıdır. Allah-u Taala'nın kötü olan ve yapılmasında kötülük bulunan şey'i emredebileceğini, yapılmasında hayır bulunan şey'i de nehy edebileceğini söyleyenler de olmuştur. Fakat bu, Allahü Taala'ya bilgisizlik, yahud acz isnadını intaç eder; oysa şanı, "bundan pek büyüktür, yücedir" (İsra, 43, ayet-i kerimesinden ıktibas). Hasılı gerçek inanç şudur: Biz, Allahü Taala'nın bize vacib kıldığı, yahud haram ettiği şeylerde, zatına ait bir maslahat, bir fayda olduğunu kabul etmiyoruz; O'nun zatı, bundan yücedir; tekliflerin tümünde de fayda bize aittir; çünkü Allahü Taala, abes şey'i emretmez, herhangi bir şey'i de nehyetmiş olmak için nehyeylemez; O, kullarından ganidir; bizim faydamız için emir ve nehyetmiştir; bunlarda zat-ı ilahisine raci' bir garez yoktur. Ilahiyyat.............................................................50
    [B]
    İKİNCİ BÖLÜM:

    NÜBÜVVET


    13- NÜBÜVVET'E DAİR İNANCIMIZ

    _____________________________________________________

    Nübüvvetin İlahi bir vazife ve Rabbani bir sefırlik olduğuna inanmaktayız. Allahü Taala, kullarına doğru yolu göstermek, dünyada, ahırette, faydalarını mucib olacak, mutluluklarını sağlayacak hükümleri bildirmek, onlan kötü huylardan, bozguncu gelenek ve göreneklerden antmak, onları hikmet ve marifet sahibi kılmak için, lutfuyla seçtiği, insanlığın en olgun ve yüce mertebesine ulaştırdığını kullarına gönderir; onların vasıtalarıyla öbür kullanna kutluluk ve hayır yollarını bildirir; insanlığa layık sıfatları anlatır, derecelerini dünyada da yüceltir, ahirette de. Nübüvvet, biraz sonra da arzedeceğimiz gibi, İlahi bir lutuftur. Yaratan, insanları hidayete eriştirmek, onları düzene sokmak için peygamberlerini, zat-ı İlahisinin sefırleri ve yeryüzünde halifeleri olarak göndermek lutfunda bulunmuştur. Aynı zamanda, Allahü Taala'nın, peygamber olarak seçtiği kişilerde, kullann bir seçim, bir ihtiyar hakkına malik olmadıklarına da inanmaktayız; bu seçim, ancak O'nun elindedir ve "Peygamberliğini kime îlahiyyat.............................................................52 vereceğini Allah, daha iyi bilir"18; kulların bu hususta hakları olmadığı gibi peygamberler vasıtasıyla bildirilen hükümlerde, diledikleri tasarrufda bulunmaya, onları değiştirmmeye de salahiyetleri yoktur.
    [B]
    14- PEYGAMBERLİK LÜTUFDUR
    _______________________________________________


    Gerçekten de insan, pek şaşılacak bir yaratıkdır; görülmemiş tavırlara sahibdir; yaratılışında, tabiatında, özünde ve aklında, çeşitli ve karışık özellikler vardır; bir yandan bütün bozgunculuk huylan insanda toplanmıştır, öte yandan bütün hayır ve düzen sıfatları onda mevcuttur ve insanların her ferdi böyledir. İnsan, bir yandan yalnız kendini sever, kendini düşünür; dileğine uyar, istediklerine boyun eğer, herkesten üstün olmayı, her şey'i elde etmeyi ister; dünya yaşayışına bağlanır; dünyanın süsüne-püsüne, meta'larına kapılır. Nitekim Allahü Taala, "Gerçekten de insan mahrumiyet içindedir elbette"19, "Gerçekten de insan, kendisini ihtiyacı yok görünce elbette azar"20 ve "Gerçekten nefis, kötülüğü pek fazla buyurur"21 ayet-i kerimeleriyle insanın bu zaif yönünü beyan buyurmuştur; nefsi bakımından insanın, dileklerine, şehvetlerine, yaratılışı itibariyle düşkünlüğü bir çok ayet-i kerimede açıkça bildirilmiştir. ----------------------- 18-En'am, 124. 19- Asr, 2. 20- Alak, 6-7. 21-Yusuf, 53. îlahiyyat.............................................................53 Öbür yandan ise Allahü Taala, insana, doğru yolu gösteren, onu düzenli ve hayırlı işlere sevkeden akıl vermiştir; kötülüklere, zulme karşı duran bir kabiliyet, kötü ve pis şeylerden çekinmesini sağlayan bir yaratılış ihsan eylemiştir. İnsanın özünde, bu hırs ve şehvetle akıl, boyuna çarpışıp durmaktadır. Kimin aklı şehvetine üst olursa o, insanlık bakımından yüce bir makama yücelir, maneviyat bakımından olgunlara kanşır; kimin şehveti aklına üst gelirse o, insanlıktan uzaklaşır, alçalır, hayvanlar derekesine düşer. Bu iki kuvvetin çarpışması sonucunda, insanların çoğu şehvetlerine uyar, hidayetten uzaklaşır; "Sen ne kadar üstlerine düşsen de gene insanların çoğu imana gelmez"22 hükmünce sapıklığa dalar. İnsan, kendi özünde ve çevresinde bulunan gerçeklerin çoğunu bilmez; başlı başına, kendisine zarar vereni, faydalı olanı, kendisini kutluluğa ulaştıracak, yahud azgınlığa sürükleyecek şey'i anlayamaz. Tabii şeylerde, madde aleminde, bilgi bakımından ne kadar ilerlerse ilerlesin, kendine, toplumuna, insanlığa faydalı şeyleri, tarn bir bilgiyle idrak edemez. Bu yüzden insan, kendisini kutluluk yoluna ulaştıracak, hidayete irşad edecek, akli melekelerini güçlendirecek, şehvetiyle aklının savaşmasında aklına yardımcı olacak, bu savaşta, elini tutup onu düzene götürecek, ona, güzeli, hayrı kötü göstermiyecek, kötüyü, çirkini güzel belletmiyecek bir uyancıya, bir öndere muhtaçtır. Allah'ın koruduğu kullar müstesna, hepimiz de 22-Yusuf, 103. îlahiyyat.............................................................54 bu savaşta, hayrı, şerri, gerektiği gibi bilemeyiz, anlayamayız. İşte bütün bu sebeblerle, ibtidai olanı şöyle dursun, medeni insan bile, kendisini tümden hayır ve salah yoluna yönelten, dünyasına, ahiretine faydalı ve zararlı şeyleri açığa vuran, kendisine ve toplumuna gereken ve tümden hayır olan yolu, kendi cinsiyle kurullar kursa, oturumlar yapsa, danışmalarda bulunsa bile, gereği gibi bilemez, göremez. Şu halde Allahü Taala'ya, kullanna rahmet ve lutuf olarak "Onların içinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara kitabı ve hikmeti öğreten"23 hangi işlerde bozguna düşeceklerini anlatan, düzenlerini, kutluluklannı gösterip onları, bunlarla müjdeleyen bir peygamber göndermesi, vücub-ı zati ile, lutfu ve rahmeti dolayısıyla vacibdir; bu, Allah'ın lutfu ve rahmeti dolayısıyladır; çünkü kullarına bol-bol hayırlar veren kerem ve mutlak kemal sahibi olması bakımından, zati bir vücübdur; cömertliği, lutfunu kabule müsteid olarak yarattığı insanlara, elbette cömertliğini, lutfunu bezleder; çünkü O'nun rahmet alanında buhl yoktur; cömertliğinde, kereminde noksan olamaz.

    [B]15- PEYGAMBERLERİN MU'CİZELERİNE DAİR İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    Allahü Taala'nın, halkını hidayete sevk edecek bir peygamber gönderince, onu şahsan tanıtması, insanları ----------------------- 23- Cuma, 2. İlahiyyat.............................................................55 ona yöneltmesi için, risaletine seçtiği kişiye delil ve huccet verdiğine de inanmaktayız. Bu, lutfun itmamı, rahmetin kemalidir. Bu delilin de, insan gücünün üstünde, ancak kainatı yaratanın, varlık alemini tedbir edenin ızhar edebileceği bir şey olması gerektir ki o peygamber, bununla tanınsın, bilinsin. İşte bu delile, öbür insanlar, onun eşini - benzerini yapamayacaklan, bundan aciz kalacaklan için "mu'ciz - Halkı acze düşüren", yahud "mu'cize - Halkı acze düşüren şey"e denir. İnsanlara delil olarak ızhar edilen mu'cizenin, o peygamberin çağındaki bilginleri, fen ehlini acze düşürecek, şaşırtacak bir şey olması gerektir. Mu'cize, peygambere, nübüvvet davasının bir delilidir. Başkaları buna benzer bir şey ızhar edemedikleri ve bu, olağanüstü bir şey olduğu cihetle bunun, Allah tarafından ızhar edildiği, ızhar edenin de, kainatı tedbir ve tasarruf edenle ruhi bir yakınlığı bulunduğu anlaşılır. Peygamber, peygamberlik iddiasıyla beraber böyle olağanüstü bir mu'cize de ızhar edince halk, ona karşı eğilir, inanan inanır, inkar eden ise eder. Bu yüzdendir ki her peygamberin mu'cizesini, çağında ilerlemiş bilgilerin, fenlerin üstünde bulmaktayız. Musa peygamberin (a.s.) zamamnda sihir pek yaygindi; ondan dolayi ona Asa mu'cizesi verildi; sihirbazlar, bunun mislini gösteremediler, yaptıkları büyüler batıl oldu. İsa peygamberin (a.s.) çağında tıb pek ilerlemişti; bu sebeble ona körlerin gözlerini açmak, baras illetine uğramışları iyileştirmek, ölüyü diriltmek mu'cizesi verildi; tabibler bunları görüp acze düştüler. îlahiyyat.............................................................56 Bizim peygamberimizin (s.a.v.) mu'cizesi ise, balağatiyle, fasahatiyle gerçekten insanları acze düşüren ve ebedi olarak kalan ve kalacak olan Kur'an-ı Kerim'dir. Çünkü asırlannda belağat, fasahat pek ilerlemişti; belağat erbabı, insanlar arasında, fasahatla, belağatla hitabelerde bulunmak ve şiirler söylemek suretiyle ün kazanmışlardı. Kur'an, bir yıldırım gibi indi, onları per-perişan etti, dehşete düşürdü; akılları tarumar oldu. Kur'an, ona benzer on sure getirmelerini, bir sure söylemelerini buyurdu; dille karşı koyamayacaklarını anladılar, kılıçla karşı durmaya kalkıştılar. Muhammed bin Abdullah'ın (sallallahü aleyhi ve alihi ve sellem), getirdiği Kur'an'ın mu'ciz olduğunu, hak üzere indiğini anlayıp onun risaletini tasdıyk etmişiz.

    [B]16- PEYGAMBERLERİN MA'SUM OLDUĞUNA DAİR İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    Peygamberlerin, mutlak olarak masum bulunduklarına inanmaktayız; nitekim İmamlar da öyledir; hepsine de tertemiz selam ve övgüler. Bu hususta bazı müslümanlar, bizim inancımızda değillerdir; hatta İmamlar şöyle dursun, peygamberlerin bile masum olmadıklarına inanırlar. İsmet, yani masum oluş, küçük-büyük bütün günahlardan, yanılmaktan, unutmaktan münezzeh olmaktır. Akıl, bunun, peygamber hakkında, olmayacak bir şey bulunduğuna hükmetmez; hatta peygamberin, yolda yemek yemek, yüce sesle gülmek, halkın örfünce kötü görülebilecek bir işi işlemek gibi mürüvvete aykırı îlahiyyat.............................................................57 olan şeylerden birini bile yapmaması gerektiğine hükmeder. İsmetin varlığına delil şudur: Peygamber suç işleyebilir, yanılır, yahud unutursa, ondan bu çeşit şeyler sudur ederse, ona inananlar, uyanlar, elbette şupheye düşerler; düşmemeleri, din ve akıl bakımından mümkün değildir. Bu takdirde halkın ona uyması güçleşir; bu ise nübüvvet vazifesine karşıdır; sözlerinde, işlerinde bir değer kalmaz, mutlak olarak buyruklarına uyulamaz; hareketleri bir örnek olamaz ve peygamberlerin gönderilmelerindeki faide ve lüzum abes olur. îlahiyyat.............................................................55

    [B]17- PEYGAMBERİN SIFATLARI HAKKINDA İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    Peygamberin masum olmasının, yaratılış ve akıl bakımından en olgun ve üstün sıfatlara sahip bulunmasının, yiğitlik, siyaset,, tedbir, sabır, anlayış, zeka gibi sıfatlarda, öbür insanların ona yaklaşamamasının vücübuna inanmadayız; çünkü böyle olmazsa, bütün halka riyaset etmesi, bütün alemi idaresi mümkün olamaz. Doğumu, ana-baba ve ataları bakımından soyunun tertemiz olması, emin ve gerçek bulunması, peygamber olarak gönderilmeden önce de bütün kötü ve adi sıfatlardan münezzeh bulunması icab eder; halkın gönüllerinin ona karşı tam bir inanca ulaşması ve kendisinin bu ilahi rütbeye tam anlamıyla müstehak bulunması, bunu icab ettirir.

    [B]18- PEYGAMBERLER VE KİTAPLARI HAKKINDAKİ İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    İcmalen, bütün peygamberlerin hak ve gerçek olduklanna, hepsinin de masum bulunduklarına inanmaktayız. Peygamberliklerini inkar, yahud onlarla alay etmek küfürdür, zındıklıktır; çünkü bu, onlardan, onlann gerçekliğinden haber veren peygamberimizi de inkardır. Onların, Adem, Nuh, İbrahim, Davud, Süleyman, Musa, İsa ve diğerleri (a.s.) gibi adlan, şeriatleri, Kur'an-ı Kerim'de anılanlarına bilhassa inanmak vacibdir; onların İlahiyyat.............................................................59 birini inkar, hepsini ve hassatan peygamberimizin (s.a.v.) peygamberliğini inkardır. Böylece onların kitaplanna, onlara inenlere de inanmak vacibdir. Ancak bugiin, insanlann ellerinde bulunan Tevrat ve İncil'in indirildiği gibi olmayıp değiştirildiği, Musa ve İsa aleyhimesselam'ın zamanlanndan sonra, dileklerine uyan, istediklerini yapan kişiler tarafından bu kitaplara bir çok şeyler eklendiği sabittir.

    [B]19 - İSLAM HAKKINDAKİ İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    "Allah'in katında, dinin, İslam olduğuna inanmaktayız"24. İslam, ilahi şeriattir; şeriatlerin sonuncusu, en olgunu ve insan kutluluğuna, insan mutluluğuna en uygunudur; insanların dünya ve ahiret işlerinin hepsini de toplayan, kavrayan bir dindir; zamanlar, yüzyıllar geçtikçe, dünyanın sonuna dek, değişmesine imkan yoktur. İnsanlann, insanlığın, ferdi bakımdan, toplum ve siyaset bakımından, bütün ihtiyaçlarına cevap verecek kudrettedir. Şeriatların sonuncusu bulunduğu, zulm ve fesadla bozulan insanlığı ıslah edecek bir başka şeriat beklenmediği için, şüphe yok ki İslam dini, güç-kuvvet kazanacak, adaletiyle, kanunlarıyla dünyayı düzene sokacaktır. İslam şeriatı, bütün kanunlarıyla, yeryüzünde tam ve gerçek olarak tatbik edilse, bütün insanların esenliği sağlanmış olur; insanlar, yücelik, üstünlük, genişlik, güzel
    24- Al-i İmran, 19.
    İlahiyyat.............................................................60 huylar bakımından en yüce dereceye ulaşır, yeryüzünden zulüm kalkar, insanlar arasında sevgi hakim olur, yokluk-yoksulluk yok olur gider. Fakat maalesef İslam, kiinhiiyle anlaşılamadığından bu hallere düşmüşüz. "Bu da şundandır ki gerçekten de Allah bir toplum, ahlakim bozmadıkça onlara verdiği ni'meti değiştirmez."25 Bu, adetullahtır, "Gerçekten de mücrimler kurtuluşa erişemezler."26 "Ve Rabbin, ehli diizene riayet eden yerleri, zuliimle helak etmez."27 "Rabbinin, halki zalim olan yerleri helak edişi böyledir; onun azabı, helaki de pek elemli, çetindir."28 İman, emanet, gerçeklik, ihlas, güzel muamele, varlığını dine ve dindaşlarına veriş, kendisinin sahip olmasini dilediği, sevdiği şey'e kardeşinin de sahip olmasini dileyiş, İslamın esaslarından iken biz, zanlara, vehimlere kapılmış, bölük-bölük olmuşuz; birbirimizi tekfır ile uğraşıyoruz; uyanan Batı ise Islam ülkelerini sömürmek için bu düşmanlıkları daha da kızıştırmada. Müslümanların uyanmaları, dinlerinin esasına sanlmalan, aralarındaki nifakı, zulmü kaldırmaları gerek; ancak bundan sonradir ki alem, zuliimle, cevirle dolduğu gibi adaletle, eşitlikle dolar; Allahii Taala ve Rasulii de, dinlerin sonu olan Islam da bunu va'detmektedir; bu dinden sonra bir din yoktur. Bir Imam gerek ki İslamdaki evhamı, sapıklıkları gidersin; insanlan zuliimden,
    25-Enfal, 53. 26- Yunus, 17. 27-Hud, 117. 28-Hud, 102. İlahiyyat.............................................................61 düşmanlıktan kurtarsın; huylarını arıtsın, ruhlarını tasfıye etsin. Allah, O'nun zuhurunu tezleştirsin, çıkışını kolaylaştırsın.

    [B]20-İSLAM ŞERİATİNİ İBLAĞ EDEN HAKKINDAKİ İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    İslam dinini kullara iblağa, Allahü Taala tarafından Muhammed bin Abdullah (Sallallahü aleyhi ve alihi ve sellem) me'mür edilmiştir. O, peygamberlerin sonuncusudur; Rasullerin en ulusudur ve mutlak olarak en üstünüdür. Aynı zamanda o, bütün insanların da ulusu olup hiç bir kimse, üstünlük ve yücelik bakımından ona yaklaşamaz; hiç bir akıl-fıkir sahibi ve hiçbir akıl-fikir, O'nun kemaline yakınlaşamaz. Yaradılışta, maddi -manevi, her yönden, O'nun benzeri yoktur ve O, "Hiç şüphe yok ki en büyük bir ahlak sahibidir."29 ve bu, insanların yaratıldığı andan kiyamete dek de böyledir.

    [B]21-KUR'AN-I KERİM HAKKINNDAKİ İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    Kur'an-ı Kerim'in, Allahü Taala tarafından, peygamber-i ekrem'e (s.a.v.) vahy edilen ilahi kitap olduğuna, o kitabın, (İnsanların ihtiyaçlan olan) her şey'i bildirdiğine, belağat ve fasahatte eşi bulunmayan, bulunmasina da imkan tasavvur edilemeyen, ayni zamanda
    29- Kalem, 4. İlahiyyat.............................................................62 en yüce gerçekleri ihtiva eden, bütün insanları acze düşüren ebedi bir mu'cize bulunduğuna inanmaktayız; tebdil, tahrif ve tağyır gibi şeylerden korunmuştur, bugün elimizde bulunan ve okunan Kur'an-i Kerim, Hazret-i Peygambere (s.a.v) vahyedilen Kur'an-ı Kerim'in aynıdır; bu hususta başka iddiada bulunan, mugalataya girişen, buna benzer bir davaya kalkışan kişilerin hepsi de hidayetten sapmıştır; çünkü "Ne önceden onun hükümlerini ibtal eden bir kitap gelmiştir, ne de ondan sonra gelir ve batil, ona zarar veremez."30 İ'cazının delillerinden biri şudur ki: Bunca zaman geçmiş, ilimler, fenler ilerlemiş olduğu halde Kur'an, bütün yüceliğiyle, kudretiyle, bizlere telkıyn ettiği fıkirlerle, insanlığı yönelttiği maksatlarla aynı kudreti korumaktadir; onda ilmi bir hata, felsefi bir tenakuz yoktur. Halbuki nice bilginlerin, filozoflarin, zaman geçtikçe serdettikleri nazariyelerde hatalar meydana çıkmaktadır. Kur'an-ı Kerim'e hiirmet etmek, onu hem sözle, hem fiil ve hareketlerle ululamak vacibdir; onun bir tek kelimesine bile hiirmetsizlik etmemek gerektir. Cenabet, hayiz, nifas ve benzerleri hallerde ve hades-i asgar halinde, yani abdestsiz olarak onun kelimelerine, harflerine dokunulamaz; hatta uyuyup kendinden geçen kişi bile, ancak abdest aldiktan sonra Kur'an-i Kerim'e dokunabilir; "Ona ancak temiz kişiler dokunabilirler" buyurulmuştur.31

    22- İSLAM VE ONDAN ÖNCEKİ ŞERİATLAR HAKKINDA İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    İslamın sıhhatı hakkında bizimle mücadeleye, münakaşaya girişen kişiye, her şeyden önce, Rasul-i Ekrem'in (s.a.v.) daimi, ebedi mu'cizesi olan Kur'an-ı Kerim ile cevab veririz. Allah saklasın, insanın kendisinde de bir şüphe belirse hür kişi, aklı-fıkri yerinde olan adam, gene aynı yolla imanını pekiştirir, şüphesinden kurtulur. Ama eski şeriatlara, mesela Yahudiliğe, Hristiyanlığa gelince: Kur'an-ı Kerım'i tasdıykten önce; yahud İslamı inançtan kendimizi, Allah saklasın, tecridden sonra, onlann sihhatine kendimizi kandiracak bir delile gene de sahip değiliz; çünkü bu dinlerin mensupalannin ellerinde Kur'an gibi ebedi bir mu'cize yoktur. Fakat Kur'an-i Kerim'i tasdiyk edince, Kur'an-i Kerim'de mevcud olan adları, kıssaları geçen peygamberleri de tasdiyk gerektir; müslümana farz olan budur ve bu, yeter; artik onlann şeriatlarını incelemeye liizum yoktur. İslamı tasdiyk etmeyen kişi, ondan önceki dini, Nasraniliği, o da kendisini kandıramazsa Museviliği incelemek, sonunda, dinlerden birini kabul etmek, yahud da hepsini inkar etmek zorundadir. Bunun aksine, Yahudi, veya Nasrani muhitinde yetişen kişinin de, Yahudi ise Nasraniliği, Müslümanlığı, Nasrani ise İslamı incelemesi, akil îlahiyyat.............................................................64 bakımından gereklidir; çünkü gerek Musa (a.s.), gerek İsa (a.s.) benden sonra artık peygamber yok" dememiştir. "Benden sonra peygamber yok" diyen, Hazret-i Muhammed'dir (s.a.v.); sadıkdır, emindir, her sözü vahye dayanmaktadır. Müslümana, bu yüzden, ancak Müslüman mezheblerinin hangisinin gerçek olduğunu incelemek icab eder; bundan dolayı biz de artık İmamet mes'elesine geçiyoruz. İlahiyyat.............................................................65

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:

    İMAMET

    23- İMAMET HAKKINDAKI İNANCIMIZ
    _____________________________________________________

    İmametin, usul-i dinden olup imanın, ona inanmakla tamamlanacağına itikaad etmekteyiz. İmamette, insanın, atalarını, çevresindeki kişileri, onları yetiştirdikleri sayılan adamları, bunlar ulu sayılsalar, dereceleri, rütbeleri yüksek olsa bile, taklid etmesi caiz değildir. Tevhid ve Nübüvette nasıl zati araştırıp bulmak ve yakıyne ermek gerekse İmamette de gerektir. Nübüvvetin, Allahü Taala'dan bir lutuf olduğuna inandığımız gibi, her asırda da, peygamberin vazifeleriyle vazifelenmiş, insanların her iki alemde de salah ve saadetlerini tekeffül etmiş, hidayet ve irşadlarını uhdesine almış bir İmamın bulunması icab ettiğine inanırız. Bu İmam, insanların din ve dünya işlerini tedbir etmek, aralarından zulmü, düşmanlığı gidermek, adaleti yaymak hususunda peygamberin umumi vilayetini haizdir ve bu bakımdan İmamet, nübüvvetin devamıdır Peygamberleri göndermek, nasıl bir lutuf ise, peygamberden sonra, onun yerine İmamı nasbetmek de İlahiyyat.............................................................67 lutufdur ve vücub-ı zati ile Allahii Teala'ya vacibdir; bu bakımdan İmamet, ancak Allahii Teala'dan nass ile, yahud o İmamdan önceki İmamın, onun İmametini beyaniyle tahakkuk eder; insanların seçmesiyle, istemesiyle olmaz; insanlar dilediklerini Imam olarak tayin, yahud dilediklerini azl hakkina da sahip değillerdir. Aynı zamanda insanlar, İmamsız da kalamazlar; çünkü Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem, "Kim zamammn İmamını bilmeden, tammadan ölürse, cahiliyyet ölünıü iizere ölmüştür" buyurmuşlardır. Aynı zamanda asirlardan bir asnn, halkin kendisine itaatı farz edilmiş bir İmamsız geçmesi de mümkün değildir. insanlar, onu kabul etseler de, etmeseler de, ona yardimda bulunsalar da, bulunmasalar da, ona muti olsalar da, olmasalar da, her asirda, her zaman, Allah tarafindan nasbedilmiş bir İmam mevcuttur. İmamın, halk tarafindan tanınıp bilinmesi, yahud bilinmemesi, Hazret-i Peygamberin (s.a.v.) mağarada, Ebu-Talib şı'bında gizlenmeleri gibi halktan gizlenmesi aynıdır; nitekim aklen, bu gizleniş zamammn uzun, yahud kısa olması arasinda da bir fark yokdur. Allahii Taala, "Her topluma bir hidayet veren vardir"32 ve "Hie bir iimmet yoktur ki içlerinden bir korkutucu çıkmasın"33 buyurmaktadir ------------------ 32- Ra'd, 7. 33-Fatir, 24. İlahiyyat.............................................................68

    24- İMAM'IN İSMETİ
    _____________________________________________________

    İmamın da, peygamber gibi içte, dışta, görünürde, gizlilikte, bütün kötü ve pis şeylerden, doğumundan vefatına dek masum olduğuna inanıyoruz; İmam, imametten önce, sonra, soy-boy şerefı bakımından en yüce ve temiz kişi olup her türlü kötülükten, suçtan, yanılmadan, yanlış iş görmeden, unutmadan ve her türlü aşağılık şeylerden masumdur. İmamlar, şeriati koruyan, onun hükümlerini halk arasında icra eden kişiler bulunduklarından, onların da peygamberler gibi masum olmalari ve ismet hususunda peygamberle imam arasında bir fark bulunmaması gerektir.

    25- IMAM'IN SIFATLARI VE BİLGİSİ
    _________________________________________

    İmamın, peygamber gibi yiğitlik, kerem, temizlik, gerçeklik, adalet, tedbir, hikmet ve bütün üstünlükle ve iyi huylar bakımından halkın en seçkini olması gerektir ve buna inanmaktayız; peygamberde bu sıfatların bulunmasına ait delil, aynen İmamda da tatbıyk edilir. İmamın, ilahi hükümlere, ilahi maarife, bütün bilgilere sahip olması, peygamber, yahud kendisinden önceki İmam vasıtasıyladır. Yepyeni bir şey hakkında da İmam, Allahü Taala'nın, ona ihsan ettiği kudsi kuvvetle, ilham yoluyla gereği gibi hükmeder, o şeyi, künhüyle anlar, bilir. Bir şeye yönelirse, onu bilmek dilerse, o şey hakkında, ancak gerçeği bilir; yanılmaz, şüpheye düşmez; bu hususta aklı delillere, yahud belletenlerin belletmesine ihtiyaci yoktur; bilgisi, ıktiza edince daha da derinleşir, daha da îlahiyyat.............................................................69 ziyadeleşir ve bu yüzdendir ki Rasul-i Ekrem'e (s.a.v.) "Rabbim, bilgimi ziyade et"34 demesi emir buyurulmuştur. İnsan, hayatında bazı şeyleri, bazı anlarda hads yoluyla kavrar; bu da ilhamın bir nev'idir. İnsandaki bu kudret, bazı kere çoğalır, bazı kere ise azalır ve bunda, önceden çalışıp uğraşmasına, yahud öğretmenlerin belletmesine lüzum yoktur. İşte bu kabiliyet, Allah tarafından İmam'a, en üstün bir tarzda ihsan edilmiştir! İmam, herhangi bir şeyi bilmek dilerse, o işin bütün gerçeği, tozdan-pasdan arınmış, yapımı güzel bir aynaya, karşısındaki şeyler, nasıl akseder, olduğu gibi görünürse, İmamın gönlüne de böyle aks eder, görünür. Bu, Hazret-i Peygamberin, (sallallahu aleyhi ve alihi), ve İmamların hayatlarında, her an görülmektedir. Hiç biri, bir muallime gitmemiş, bir mürebbiden bir şey öğrenmemiştir; hatta okumayı, yazmayı bile talim yoluyla elde ettiklerine dair bir rivayet mevcut değildir. Hiç biri, bir hocadan ders görmemiş, hiç biri bir mektebe, bir medreseye gitmemiştir. Böyle olduğu halde, kendilerine bir şey sorulunca, ona derhal ve en doğru cevabı vermedeler, dillerine, bilmiyorum sözü gelmediği gibi cevap vermek için düşünmeleri, yahud cevabı bir müddet sonraya te'hirleri de vaki değildir. Diğer bilginlere, bilgide ileri gidenlere bakınca görüyoruz ki, bilgi elde etmek için bir, yahud bir çok üstada baş vuruyorlar, onlann tedris meclislerine devam ediyorlar, sonunda, onların birinden, yahud bir kaçından, rivayet için icazet alıyorlar; böyle 34-Taha, 114. îlahiyyat............................................................. 70 olduğu halde gene de bir çok mes'elede, bildiklerinin çoğunda şüpheleri var ve bunu kendileri de itiraf ediyorlar.

    26- İMAMLARA İTAAT
    _____________________________________________________

    İmamların, (aleyhimüsselam), Allahu Taala'nın bize, emirlerine itaat etmeyi emir buyurduğu "Ülülemr-emredenler, emretmek salahiyetine sahip olanlar"35 olduklarına, "İnsanlara tanıklık edeceklerine"36, Allah'ın kapıları, O'na varan yollar ve O'nun delilleri bulunduklarına inanıyoruz. Bu yüzden de onlar, Allah'ın bilgi hazineleri, vahyinin tercemanları, tevhidinin direkleri, marifetin hazinedarlarıdır ve yıldızlar, nasıl gök ehline amansa, onlar da yer ehline amandır. Onlar, bu ümmetin içinde, Nuh peygamberin (a.s.) gemisine benzerler; binen kurtulur, binmeyen helak olur-gider ve onlar, Kur'an-ı Mecid'de buyurulduğu gibi "Kadirleri yüceltilmiş kullardır ki Allah'ın buyruğuna muhalefette bulunmazlar ve O'nun emrini tutarlar"37; ve "Onlar Allahu Taala'nin her çeşit kötülükten, suçtan arıttığı, tertemiz ettiği kişilerdir"38. Onların buyrukları, Allahü Taala'nın buyruklarıdır; nehiyleri O'nun nehyidir; onlara itaat, Allah'a itaattir; onlara isyan, Allah'a isyandır. Onları seven, Allah'ı sever; onlara düşman olan, Allah'a da düşman olur. Onların --------------------------
    35- Nisa, 59.
    36-Bakara, 1143.
    37- Enbiya, 27.
    38-Ahzab, 33. îlahiyyat............................................................. 71 emirlerini reddetmek caiz değildir; reddeden, Rasulullah'in (s.a.v) emrini reddetmiş gibidir; Rasulullah'in emrini reddeden ise, Allahu Taala'nm emrini reddetmiş sayılır. Onlann emirlerine inkıyad ve itaat, sözlerini kabul gerektir ve gene bundan dolayıdır ki şer'i hükümleri, ancak onlardan alabileceğimize, başkalarından almamızın sahih olmayacağına inanırız; farz olan teklifleri, ancak onlann yoluyla ahzedebiliriz; çünkü arzettiğimiz gibi, Rasulullah'in (s.a.v.) sahih hadisinin hükmünce onlar, Nuh peygambenn (a.s.) gemisine benzerler; o gemiye giren kişi kurtulmuştur; girmeyense bu dalgalanıp duran, çoşup köpüren denizin şüphe ve sapıklık dalgalarına kapılır, boğulup gider. Diinyevi ve dini işlerimizde, Rasulullah'in (s.a.v.) Ehl-i Beytine (a.s.) miiracaat etmemizin gerekli olduğuna en kesin delilimiz, Rasul-i Ekrem'in (s.a.v.), "Ben, gerçekten de sizin içinizde iki paha biçilmez şey bırakıyorum, birisi, öbüründen daha da biiyiik: Allah'ın kitabı, gökten yere uzatılmış ip ve benim Ehl-i Beytim. İkisine yapışırsanız, benden sonra ebedi olarak dalalete düşmezsiniz" buyurmuş olmalarıdır. Bu hadis-i serif, Ehl-i Siinnet ve Şia yollarından rivayet edilen ve iki firka tarafindan da kabul edilen hadis-i şeriftir. Aynı hadis, "Bu ikisi, Havz kıyısında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrilmaz" hiikmiinii de ihtiva etmektedir. Bundan, açıkça anlaşılmaktadır ki Kur'an-ı Kerim ile Ehl-i Beyti ayıran, hidayete erişmez; Ehl-i Beyt "Kurtuluş gemisi"dir ve Ehl-i Beyt'ten aynlan, helakden kurtulamaz. îlahiyyat............................................................. 72

    27- EHL-İ BEYT'İ SEVMEK
    _____________________________________________________

    Allahu Taala, "De ki: Sizden ecir olarak ancak yakınlara sevgi istemekteyim"39 buyurmuştur. Bu sevgi, inancımızca, Ehl-i Beyte temessükten ileri bir vücubdur; çünkü Allahü Taala, Ehl-i Beyti sevmeyi emir buyurmakta, insanlan bu emir dolayısiyle, bu sevgiden sorumlu tutmaktadır. Hazret-i Peygamberden de (s.a.v.), onları sevmenin iman alameti, onlara buğzetmenin nifak nişanesi bulunduğu, onlan sevenin, Allah ve Rasulünü seveceği, onlara buğzedenin, Allah ve Rasulüne buğzetmiş olacağı hakkında mütevatir hadisler tahric edilmiştir. Onları sevmek farzdır, İslam dininin zaruri şiarındandır; bu hususta şüpheye, tartışmaya imkan yoktur. Bütün müslümanlar, mezheplerinde, re'ylerinde ayrılık bulunsa bile, bunda ittifak etmişlerdir; ancak azınlık bir fırka, bu hususta öbür müslümanlardan aynlmıştır ve bunlar, Al-i Muhammed'e (s.a.v.) düşman olmuşlar, Ehl-i Beyt düşmanlığı diktikleri cihetle de "Navasıb - düşmanlığı dikenler" diye anılmışlardır; bu yüzden de kesin bir gerçeği inkar etmişlerdir ki namazı, zekatı, şehadet getirseler bile risaleti inkar etmiş sayılırlar ve nifak alametiyle tanınırlar; çünkü arzettiğimiz gibi Ehl-i Beyti sevmek, iman alametidir; onlara buğzetmek ise nifak alameti. Hiç şüphe yok ki, Allah-u Taala, Ehl-i Beyti sevmeyi, sevilmeye layık olduklarından, noksan sıfatlardan
    39- Şura, 23.
    İlahiyyat............................................................. 73 münezzeh bulunan Allahü Taala'ya manevi yakınlıklarından, şirkden, isyanlardan, Allah'in lutfundan, kereminden, razılığından uzak düşmekten, her çeşit kötülükten tamamiyle arınmış bulunduklanndan dolayı kullanna emir buyurmuştur. Yoksa Allahii Taala, isyani mucib olan şeyleri irtikab edeni, yahud O'na, gereği gibi itaat etmeyeni sevmeyi emretmez; bu, tasavvur bile edilemez; çünkü yaratıkların hepsi de, zatina nisbetle kuldur ve ayni kulluk derecesindedir; O, ancak zatindan en ziyade çekinenleri, kendi katında yüceltmiştir; insanlara, sevmelerini emir buyurduğu kişiler, hiç şüphe yok ki insanların, kendisinden en fazla çekinenleridir, katında en ü
    30.08.2015 Asistan 18.09.2015 AR-GE 14.10.2015 MODERATOR

    14.12.2015 BİTTİ

    Asistan Alımları İçin Sorularınızı Genel Sorumlularımız
    Yönetim Terfileri İçin Sorularınızı Co Adminlerimiz Cevaplıyor.

    Değerliler:

    Furkan S.|Ali Mert DUMAN|Aykan Z.|Ropy KF|KUTAY|Escape|Lescon|Sercan YILDIZHAN|Can Bozoğlu|Mert Can|MortaL|DeccaL|Kaan K.|Miramis|Albert Einstein|

    Devamı Gelecek


  2. #2
    Önceden altını çizdiklerimin şimdi üstünü çiziyorum.

    KUTAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21.08.2013
    Mesajlar
    14.845
    Bahsedildi
    35 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Rep Puanı
    10

    Standart Cevap: Caferi (Şia) İnançları DETAYLI ANLATIM

    Sabit için uygun görülmemiştir.

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •