tiktok takipçi satın al tiktok beğeni satın al tiktok izlenme satın al instagram takipçi satın al instagram beğeni satın al instagram izlenme satın al instagram hikaye izlenme satın al instagram canlı yayın izleyici satın al twitter takipçi satın al twitter retweet satın al youtube abone satın al youtube beğeni satın al youtube izlenme satın al

oyun haberleri forum dailymotion video indir akıllı tv video indir pinterest video indir soundcloud video indir twitter video indir facebook video indir tiktok video indir tumblr video indir linkedin video indir izlesene video indir instagram video indir haberler gündem instagram türk takipçi satın al instagram takipçi satın al beğeni satın al tiktok takipçi satın al tiktok beğeni satın al takipçi satın al youtube izlenme satın al canlı yayın izlenme satın al izlenme satın al smm panel server tanıtımı film izle taban puanları instagram takipçi satın al backlink paketleri youtube video indir video indir 192.168.1.1 kıl çadır kıl çadır farmasi üyelik girişi instagram follower kaufen social crm instagram beğeni satın al beğeni satın al instagram takipçi satın al rafting instagram takipçi satın al instagram türk takipçi satın al instagram beğeni satın al facebook beğeni satın al twitter takipçi satın al twitter fav satın al twitter retweet satın al tiktok takipçi satın al youtube abone satın al youtube izlenme satın al takipçi satın al canlı tv izle mobil uygulama geliştirme firmaları epin sosyal medya bayilik paneli instagram panel pubg mobile uc valorant vp satın al oyun haberleri youtube video silme google haber kaldırma internetten haber kaldırma instagram takipçi satın al youtube mp3 dönüştürücü juul iqos cialis cialis 5 mg cialis 600 mg cialis 20 mg cialis fiyat cialis satın al cialis sipariş viagra viagra satın al viagra sipariş novagra novagra sipariş lines pişirme takımları küçük ev aletleri mutfak gereçleri ev tekstili aksesuar çeyiz setleri esnaf haberleri youtube video download youtube video indir sosyal medya bayilik paneli esnaf forumu takipçi satın al instagram takipçi satın al instagram beğeni satın al tiktok takipçi satın al seo seo ajansı maç izle apk indir minecraft forum tiktok takipçi satın al tiktok beğeni satın al tiktok izlenme satın al instagram takipçi satın al instagram beğeni satın al instagram izlenme satın al instagram hikaye izlenme satın al instagram canlı yayın izleyici satın al twitter takipçi satın al twitter retweet satın al youtube abone satın al youtube beğeni satın al youtube izlenme satın al forum irc forum bilgisayar forumu irc forum forum sitesi forum webmaster forum forum oyun forumu türk filmi izle film izle hd film izle macera filmleri komedi filmleri takipçi satın al clubhouse forum tiktok takipçi sohbet youtube abone haber son dakika haberler video indir aktüel ürünler bim aktüel a101 aktüel bitcoin satın al baklava instagram follower hack follower hack takipçi satın al

Kullanıcı Tag Listesi

Sayfa 1/7 1234 ... SonSon
31 sonuçtan 1 ile 5 arası

Konu: Tanınmış Kişiler ve Biyografileri

  1. #1
    © Pessimist Community #Pessimist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    22.07.2013
    Mesajlar
    7.150
    Bahsedildi
    0 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Rep Puanı
    10

    Standart Tanınmış Kişiler ve Biyografileri

    Ahmed Bin Musa :

    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    Ahmed bin Musa, sistem mühendisliği ve sibernetik ilminin öncülerinden olup aynı zamanda matematik ve astronomi alanında eserler veren müslüman bir bilim adamıdır. Babası ve kardeşlerinin ilim adamı olması onun da bu yönde ilerlemesine imkan sağlamıştır. Dönemin halifesi Memun’un ilim adamlarının yetişmesine önem vermesi de ilim adamı olarak yetişmesine zemin hazırlamıştır...
    İlk olarak yıldızları diğer gök cisimlerini bunların doğuş ve batışlarını incelemiş ve bu incelemelerinin sonucunda yıldızların doğuşu, batışı aynı zamanda onların resimlerini gösteren bir cihaz yapmıştı. Bu cihaz bakırdan olup su kuvvetiyle çalışmaktaydı ve yıldızların resmini ayrıntılı bir şekilde hiç kimsenin müdahalesi olmadan gösterebiliyordu.
    Ahmed bin Musa astronomi ilminin yanı sıra özellikle mekanik ilmiyle ilgilendi yüzlerce büyüklü küçüklü alet yaptı bu aletlerin içinde otomatik su kapları, kandiller, izafi ağırlık ölçen aletler ve günümüzde hala kullandığımız aletleri tasarlamıştır.
    Ahmed bin Musa, kardeşleriyle birlikte Halife Memun tarafından, daha önce Sabit bin Kurra’nın, dünyanın çevresini doğru ölçüp ölçmediğini kontrol etmek için görevlendirilir. Üç kardeş, Sincan’da ve Kûfe’de yaptıkları ölçümler ve hesaplar sonunda, Sabit bin Kurra’nın bulduğu rakamı bulurlar.
    Ahmed bin Musa, ilim ve teknik alanların yanı sıra islam ve fıkıh alanlarında da kendini geliştirmiş ve islam alimleri arasında adını duyurmuştur.
    Ömrünü ilmi ve fıkıh çalışmalarına adayan Ahmed bin Musa, Milâdi 878 yılında vefat etmiştir.
    Yaptığı mekanik aletlerden bazıları ;
    1- Fitilleri yandıkça kendi kendine çıkan, haznelerine otomatik olarak yağ akan ve rüzgârda sönmeyen kandiller.
    2- Bahçe ve tarlaların sulanmasında kullanılan, sulamanın tamamlandığını düdük çalarak haber veren (düdüklü tencere benzeri) aletler.
    3- Her seferinde istenilen miktarda belli aralıklarla, ihtiyaca göre karışık veya ayrı ayrı su akıtabilen testiler, ibrikler ve banyo kapları.
    4- Küçükbaş hayvanların su içebileceği otomatik kontrol sistemli tekneler.
    Eserleri
    1-)Kitabul Hıyel (Sistem mühendisliği ve mekanik alanında yazılmıştır.)
    2-)Sabit yıldızlar küresinin dışında dokuzuncu kürenin bulunmadığının geometrik ispatı.
    3-)Sanad bin Ali’ye sual.
    4-)Kendi kendine müzik yapan aletler
    Kitabü’l-Hiyel Hakkında
    Ahmet bin Musa'nın mekanikle ilgili konulan içeren Kitabü'l-Hiyel isimli eseri günümüzdeki sistem mühendisliğine yakın bir anlayışla kaleme alınmış ve kendi alanında yazılmış ilk eserdir. Otomatik kontrol sahasında yazılan ilk eserlerdendir. Kitab'ül Hiyel'de verilen otomatik kontrol sistemleri teknik yönden mükemmel olup, bugün pratikte hâlâ kullanılan türden sistemlerdir. Kitab-ül Hiyel, Vatikan, Berlin ve Topkapı kütüphanelerinde olmak üzere 3 kütüphanede bulunmaktadır. Topkapı Sarayın'daki en eski nüshadır Başı ve sonu eksip olup, 3474 numarada kayıtlıdır.


    Akşemseddin:

    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Büyük Sultanın, Büyük Fatihin, Cennet-Mekan Mehmet Han´ın Hocası...

    Doğumu: 1389, Osmancık
    Ölümü: 1459, Göynük (15 OCAK)
    Mutasavvıf ve hekim.
    Asıl adı Şemseddin bin Hamza´dır.
    Öğrenimini bitirdikten sonra Osmancık´a müderris oldu ve Hacı Bayram Veli´nin müritleri arasına katıldı. Daha sonra II. Mehmet´in lalası olan Akşemseddin, İstanbul´un fethinde bulundu, ordunun moralini yükseltici konuşmalar yaptı. Fetihten sonra Eyüp Sultan´ın mezarını bulduğu söylenir. Hacı Bayram Veli´nin ölümünden sonra Bayramîlik tarikatını yürüttü.
    Haci Bayram Veli’nin müridi ve Fatih Sultan Mehmet’in hocalarındandır. İstanbul’un manevi fatihi olarak da anılır. Saçının ve sakalının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı Akşeyh veya Akşemseddin adlarıyla meşhur olmuştur. İskilip’te çocuklarından Nurulhuda’nın türbesi ile diğer yakınlarının mezarları vardır. Evlik köyünde yer alan tek bir çivi çakılmadan yapılan camiiyi onun yaptırdığı yazılıdır. Akşemseddin Amasya’da medreselerden eğitim aldıktan sonra büyük üne kavuşmuştu.
    Akşemseddin, küçük yaşlardan itibaren bilime ve sanata karşı ilgi duydu. İlim tahsilini tamamladıktan sonra, Osmancık’da müderris(öğretmen) oldu. Medrese öğrenimini zamanın büyük velisi Hacı Bayram-ı Veli’nin yanında tamamladıktan sonra seçkin biilginler arasında yerini aldı. Üstün zekası ve anlayışı, yılmak bilmeyen çalışma gücüyle kendini kitaplara adadı. Başta İslami bilimler olmak üzere tıp, astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden oldu. Uzun yıllar Osmanlı medreselerinde çalışarak yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Tıp alanında bulaşıcı hastalıklar üzerinde de önemli çalışmalar yaptı. Araştırmaları sonunda tıp ile ilgili Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat ve Arapça yazdığı Hall-i Müşkilât
    ve Risalet-ün nuriyye adlı Tasavvuf kitapları, bilinen eserleridir.Tıp ile ilgili Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat’ta geçen “Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu zann etmek yanlıştır.Hastalıklar insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer” cümlesi ile ilk mikrop teorilerinden birini ortaya atmıştır. Tarihte mikroorganizmalardan bahseden ilk kişidir. Ve Mikrobiyolojinin babası sayılmaktadır.
    Akşemseddin’in asıl ünü, büyük veli, Hacı Bayram Veli ile tanışmasından sonra başlamıştı. İlmi konulardaki önemli başarılardan sonra tasavvuf konusunda da ağırlığını göstermiş, daha sonra da II. Murat’ın emir ve isteğiyle Fatih Sultan Mehmet’in hocalığına tayin edilmişti. İstanbul’un fethi sırasında büyük yararlılıklar göstermiş, genç sultanı teşvik ederek zaferin kazanılmasında önemli katkılarda bulunmuştu. Fethin en önemli günlerinde Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin kabrini bularak ordunun maneviyatını yükseltmişti. Dünya malına önem vermeyen Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmet’in büyük saygı ve sevgisini kazanmıştı. Fatih Sultan Mehmet ile İstanbul’a girişleri daha sonra ünlü olacak
    bir hikâyeye dönüştü. Beyaz atına binmiş, ordusunun önünde giden Hz. Fatih Sultan Mehmet, yanında onu yetiştiren Akşemseddin ile İstanbul’a giriyor. Türk Ordusunu karşılayan şehir halkı yol boyunca dizilmiş, ellerindeki çiçek demetlerini padişaha sunmak için yaklaşıyor. Şehir ahalisi, beyaz sakalıyla, ağır duruşuyla Akşemseddin’i padişah sanıp çiçekleri ona sunmaya çalışıyorlar. Akşemsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih’i gösterir.
    Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere hocası Akşemseddin’i göstererek: " Sultan Mehmet benim ama o da benim hocamdır."demiştir.
    Fatih Sultan Mehmet Han tarafından(1464) yılında yaptırılmış olan türbesi Bolu ilinin, Göynük ilçesindedir. İlçede her yıl, İstanbul’un fetih günü olan 29 Mayıs(mayısın son pazarı) tarihinde anma günleri düzenlenmektedir.
    Şahsiyeti ve Anıları

    Fatih Sultan Mehmet´in hocalarından, ünü, kendi büyüklüğüne dayandığı kadar Fatih´in hocası olmasına da dayanıyor. Akşemseddin Ankaralı Hacı Bayram Veli´nin en gözde talebelerindendir. Hacı Bayram kendisine kısa zamanda icazet (diploma) vererek irşadla görevlendirmiştir. Hacı Bayrammüridleri arasında bu durum dedikoduya ve kıskançlıklara sebep olmuştur. Müridierinden biri Hacı Bayram´a sorar:

    - Efendi Hazretleri, kırk yıldır talebeniz olanlar henüz halifeliğe (sizi temsile) layık görülmezken, Akşemseddin´in kısa zamanda bu rütbeye ulaşmasının sebebi ne ola? Hacı Bayram, gerek maddi, gerekse manevî hayatta yükselmenin veya yerinde saymanın sebebini açıklarcasına cevap verdi:

    - Bu köse (Akşemseddin´i kastediyor) bizde ne gördü ve işittiyse hemen inandı ve teslim oldu. Sebep ve hikmetini sonra kendi kendine öğrendi. Kırk yıldır hizmetimizde bulunanlar ise, bizde gördüklerinin önce hikmetini öğrenip sonra inandı ve teslim oldu. İşte sebep budur. Akşemseddin Fatih´in eğitim ve öğretim alanında hocası olmakla kalmamış, onu İstanbul´u almaya hem teşvik etmiş, hem de hazırlamıştır. Nitekim fetih sırasında Hz.Eyyub el En-sari´nin kabrini keşfederek ordunun moralini yükseltmiş, askerin azmini arttırmıştır.
    Fetihten sonra Bolu´nun Göynük kasabasına yerleşen Akşemseddin orada vefat etmiştir.

    Akşemseddin´in en büyük keşfi:
    Akşemseddin, bilhassa, bulaşıcı hastalıklarla ilgilendi. Çünkü o zamanlarda salgın hastalıklar binlerce kişinin ölümüne sebep oluyordu. Bu insanları ölüme terketmek uygun olmazdı. Rasulullah´ın sallallahu aleyhi vesellem´in ifadesi ile "Her derdin devası vardı". Bu bulunabilir, hastalığın hangi yollarla bulaştığı tespit edilir ona göre tedavi edilebilirdi. Akşemseddin bu konuda inceden inceye araştırmalar yaptı. Sonunda "Maddet-ül Hayat" adlı tıp kitabında belirttiği şu neticeye vardı:

    "Hastalıkların insanlar da teker teker ortaya çıktığını sanmak hatalıdır. Hastalık insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülmeyecek kadar küçük, lakin canlı tohumlar vasıtasıyla olur." Böylece Akşemseddin, mikrobun tarifini yapmış, her türlü hastalığı, gözle görülmeyecek kadar küçük canlıların yaptığını dünyada ilk defa keşfetmiş oluyordu. Üstelik mikroskop henüz icat edilmemişti. Fransız kimyacısı ve biyoloji bilgini Pasteur, ondan 400 yıl sonra, deneylerle aynı sonucu alacak ve bize mikrobu ilk bulan kişi olarak gösterilecekti.m Bu büyük yanlış nihayet düzeltildi ve mikrobu ilk bulan bilgin olarak Akşemseddin, ilim tarihine geçti..

    Akşemseddin;
    Fethin görünmez mimarı Akşemseddin Hazretleri
    Akşemseddin;
    Hazret-i Ebûbekir’in evladından, Şihâbüddin Sühreverdi’nin torunudur. Babası Şeyh Hamza (Kurtboğan adıyla meşhurdur) âlim biridir ve oğlunu mükemmel yetiştirir. Mübarek, dudak uçuklatacak kadar zekidir. Hızlı
    ilerler ve genç yaşta müderris olur. Osmancık medreselerinde talebe okutur. Evet yörede hatırı sayılır bir âlimdir, ancak işin hâkikatına varmak ister. Bunun tek yolu vardır “ledün ilminde mütehassıs bir velinin” huzurunda diz çökmek. Arar, sorar, istihareye yatar. Zihninde iki isim berraklaşır. Bunlardan bir tanesi Hâlep’te ki Zeynüddin HafiHazretleridir. Diğeri Ankara’daki Hacı Bayram-ı Veli. Akşemseddin yakından başlar. Önce Ankara’ya gider. Ancak Hacı Bayram Hazretlerini kapı kapı teberrû toplarken görür ve yıkılır. Nedenini, niçinini sormaz bile, oracıktan döner, yürür Hâlep’e. Ancak yolda gördüğü rüyalarda, nasibinin Hacı Bayram elinden olduğu işaret edilir. Hatta zincirlerle çekilir ki, uyandığında izi vardır boynunda. Şaşkınlık ve pişmanlık içinde Ankara’ya döner. Yüce veliyi orak tırpan çalışırken bulur. Mübârek garibin birine yardım eder ki kan ter içindedir. Akşemseddin bin pişmandır, boyun büker... Ve kavuşur affa.

    Hacı Bayram Hazretleri bu mütevazı talebesini çok sever, O´na hususi bir ihtimam gösterir. Akşemseddin ayrıca iyi bir hekimdir de. Pastör’den asırlar evvel hastalığa sebep olan mikropları ve karantinanın mantığını anlatır. Hatta o yıllarda “seretan” adıyla bilinen kanseri teşhis eder.

    İstanbul’un kuşatıldığı günlerde Fatih Anadolu’daki âlimleri ordugâha davet eder. Hepsi mükemmel insanlardır, ancak Akşemseddin’le aralarında anlatılmaz bir muhabbet başlar. Nedendir bilinmez bu akça pakça veliyi görünce içi rahatlar. Tabiri caizse kanı kaynar. İstanbul gibi bir şehri almak kolay değildir. Dev surlar, haçlı yardımları, derin hendekler, aşılmaz zincirler, Rum ateşi denen bela ve güçlü düşman. Bunlar bilinen şeylerdir ve Fatih herbirine tedbir düşünür. Yemeyi içmeyi unutur ancak, bazı komutanlar (ki bir çoğu baba emanetidir) zafere inanmazlar. Açıktan açığa “Bu devletin askerine, akçesine yazık değil mi canım?” derler, “Maceranın sırası mı şimdi?”
    Genç sultanı Bizansla boğuşmak değil, yanındakilerle uğraşmak yorar. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu dağıtır. Kendini fena yıpratır. Geceler boyu ağlar ki yastığı hiç kurumaz. Muhasara başlayalı 50 gün geçer, lâkin gözle görülür bir ilerleme yoktur . Rumlar yıkılan surları anında yapar, o acaib ateşleri ile zemini değil, suyu bile yakarlar. Fidan gibi yiğitler ardarda düşerler toprağa. Sultan Mehmed kalabalıklar içinde yalnızdır. Hatta zaman zaman kuşatmayı kaldırmayı düşünür. Akşemseddin hazretleri onun zihninden geçenleri okur. “Sakın ha!” der, “Asla vazgeçme!” Zira o, müjdeyi Hızır Aleyhisselam’dan alır. Zaferden zerre kadar şüphesi yoktur. Şehir düşünce, Fatih derin bir nefes alır,büyük güç ve itibar kazanır. Genç sultanın şimdi tek arzusu vardır. Mihmandârı Resulullah Hâlid bin Zeyd’in kutlu kabrini bulmak.

    Akşemseddin Hazretleri kuşatmanın sürdüğü sıralarda türbenin bulunduğu noktaya bir nur indiğini görür. Fatih’i o mahalle götürür. Kısa bir murakabenin ardından iki çınar dalını toprağa diker ve kendinden emin bir ifadeyle. “Büyük sahabe bunların arasında yatıyor!” der. Ancak etraftan “ne malum?” diyenler olur. Hatta birileri padişaha akıl öğretirler. “Bu dalları başka bir yere diktir bakalım” derler, “ihtiyar molla farkedebilecek mi?” Fatih denileni yapar, hatta ilk işaret edilen yer kaybolmasın diye mührünü gömdürür. Ama Akşemseddin dallara bakmaz bile, ertesi gün milimi milimine ilk gösterdiği noktaya yönelir. Hatta bir ara durur “Sultanımızın mührü” der, “Ne arıyor orada?” Büyük veli bakar, bu mevzu çok tartışılacak, şüpheye mahal bırakmaz. “Kazın!” buyururlar.

    Toprağın bir kulaç altından yeşil somaki bir taş çıkar. Üstünde kûfi harflerle “Hâzâ kabri Halid bin Zeyd” yazılıdır. Kalabalık bir hoş olur. Derhal türbe ve mescid hazırlıklarına girişirler.





    Ali bin İsa:




    Abbasi Devletinin büyük vezirlerinden. İsmi, Ali bin İsa bin Davud el-Cerrah olup, künyesi Ebü’l-Hasan el-Vezir’dir. 859 (H.245) senesinde doğdu. 945 (H.334) senesi Zilhicce ayının son Cumasında gece yarısı Bağdad’da vefat etti. Evinin bahçesine defnedildi.

    Ali bin İsa, Halife Muktedir-billah’a iki defa vezir oldu. İlk defa 913 senesi Muharrem ayında vezirliğe getirildi ve üç sene on bir ay vezirlik yaptı.
    Sonra bu görevden alındı ise de, 927 senesinde tekrar vezir oldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı. Halk gelir, dert ve sıkıntılarını, hiç çekinmeden kendisine anlatırdı. Onları çok iyi karşılar, muamelesinde hiç sertlik görülmezdi. Hatta namaz hazırlığı yapıp, tam çıkıp gideceği zaman gelenleri kırmaz, gönül kırıklığı ile; “Ya Rabbi! Ben sana taat için yola çıktım. Ama muhtaç olan kullarının işini bitirebilmek için gene geri kaldım.” derdi. Müslümanlara hizmet etmenin, Allah’a hizmet etmek demek olduğunu çok iyi bilirdi.

    Ali bin İsa, tasarrufları ile devletin maliyesini ıslah etti. Halife Muktedir’e, Bağdat ve daha başka vakfa müsait geliri olan yerlerin, Haremeyn’e ve sınır boylarına vakfedilmesini teklif etti. Bağdat’taki emlakın geliri on üç bin dinarı buluyordu. Ali bin İsa’nın bu teklifi, Halife tarafından kabul edildi. Bu vakıflar için Divan-ül-Beri ismi verilen hususi bir defter tutturdu.

    Kötülük nedir bilmezdi. Vezirliği müddetince herkese iyilik yaptı. Çünkü Müslümanlığın; Allah’ın emirlerini yapmak, yarattıklarına merhamet etmek olduğunu çok iyi biliyordu. Bu düşüncede olan bir insanın, insanlara zulüm ve eziyet ettiği tarihte görülmemiştir.

    Suli, onun hakkında şöyle demektedir: “Zühdü, Kur’an-ı kerimi hıfzetmesi ve dini bilgisi bakımından öyle bir vezir bilmiyorum. Gündüzlerini oruçla, gecelerini ibadetle geçirirdi. Önceleri, divanda katiplerin yaptığı işleri bizzat kendisi yapardı. Medine-i münevverede bulunan Eshab-ı kiramın torunlarına ikramda bulunmayı çok severdi. İnsanlara hiç ayırım yapmadan fakir, zengin, itibarlı demeden adaletle muamele etti. Zayıfların hakkını kuvvetliden aldı. Her bakımdan iffet sahibi bir zat idi.”

    İdareciliği yanında akli ve nakli ilimlerde de alim olan Ali bin İsa’nın birçok eseri vardır: Divanu Resail, Meani-ul-Kur’an-il-Kerim, Cami-ud- Dua, Kitab-ul-Küttab ve Siyaset-ül-Memleketi ve Siret-ül-Hulefa eserlerinden bazılarıdır.




    ALİ BİN RIDVAN:



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    Mısır’da Fatimiler döneminin çok ünlü doktoru ve filozofu olan Ebu’l Hasen bin Rıdvan bin Ali bin Cafer el Mısri, miladi 978 yılında Kahire yakınlarındaki Cîze (Gize) kasabasında doğdu. Babası bir fırın işçisi idi.


    Altı yaşında öğrenime başladı. On yaşında Kahire’ye gitti. Beş yılda temel eğitimini tamamladı. Bundan sonra kendi kendini kitaplarla yetiştirdi.
    Özellikle mantık, tabiat bilimleri, astronomi, metafizik ve tıp alanında ilerledi. Sokaklarda yıldız falına (astroloji) bakarak, tıp dersleri ve tedavi yöntemleri öğreterek geçim sıkıntısını gidermeye çalıştı.
    Otuz iki yaşına gelince şöhreti ve geliri çok artmış, Halife Müstansır-billah tarafından saray hekimliğine tayin edilince ciddi bir servet sahibi olmuştu.
    Bu tarihlerde Avrupa’da ilimlere karşı ciddi boyutta bir cehalet hüküm sürüyordu. Kilise taassubu bütün dehşeti ile Avrupa’yı karanlıklara boğmuştu. Haçlı seferlerinin kışkırtıcı vaizlerinden Clairwaux’u Bernhard (1090-1153) şöyle diyordu:
    “Kurtuluşumuzu, ilaçlar kullanmak suretiyle tehlikeye atmak size yakışmaz.”
    Bu ilkel zihniyet, o tarihlerde tüm kilise mensuplarına yerleşmiş bir kanaat, hatta kesin bir kuraldı. Bu konuda kanun ve kararname çıkaran kilisenin hükmü şöyle idi:
    “Ruhun sağlığı vücudu korumaktan daha önemlidir. Onun için hasta, ateş içinde kıvransa bile, günahlarını itiraf etmeden doktor isteyemez… Rahip-papaz hastaya giderek ona takdis olunmuş su serpip, duada bulunmalıdır. Ona açıkça günahlarını söyletmelidir. Bu açıklama yaptırılmadan tedavi söz konusu olamaz. Buna uygmayan doktorlar kilise tarafından aforoz (Hıristiyanlıktan kovulma) edilir.”
    Doktorlara büyücü gözüyle bakıldığı Katolik Fransa’da durum böyle iken müslüman dünyasında İbn-i Rıdvan, ideal bir hekimin sahip olması gereken şartları şöyle sıralıyordu:
    “Beden sağlığı yerinde, akıllı, iyi huylu olmalı. İyi ve temiz giyinmeli, görünümüne dikkat etmeli. Hastalarının sırlarını saklamalı. Tedavi ücretini değil, tedaviyi ön plana almalı. Yararlı gördüğü şeyleri öğretmek aşkı ile yanmalı. Sağduyulu ve iffetli olmalı. Can ve mal konusunda güven telkin etmeli. Düşmanını dahi tedavi etmeli…”
    İbn-i Rıdvan’ın ilmi kişiliğinde ilk göze çarpan husus disiplinli ve planlı çalışması ile tıp eğitimi tarzına önem vermesidir.
    İbn-i Rıdvan, dengeli beslenmeye ve spora dikkat ederdi. Çok mükemmel ve başarılı öğretmendi.
    Hastanın kişiliğini, bünyesini ve yaratılışını, ruhi durumunu, işitme, görme, kuvvet derecesini, nabzını kalbini, karaciğerini, böbreklerini tam olarak anlamaya çalışıyordu.
    Ali bin Rıdvan 1068′de vefat etmiştir.






    ALİ KUŞÇU




    Türk-İslam dünyasının büyük astronomi ve kelam alimi olan Ali Kuşçu, XV. yüzyıl başlarında Semerkant’ta doğdu. Babası Muhammed, ünlü Türk Sultanı ve astronomu Uluğ Bey’in kuşçusu olduğu için, ailesi ‘Kuşçu’ lakabıyla meşhur oldu. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye ilgi duyan Ali Kuşçu, devrin en büyük alimleri olan Bursalı Kadızâde Rumî, Gıyâseddin Cemşîd ve Muînuddîn Kâşî’den matematik ve astronomi dersi aldı.

    Daha sonra bilgisini artırmak için Kirman’a gitti. Burada Hall-ü Eşkâl-i Kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risale ile Şerh-i Tecrîd adlı eserini yazdı.Ali Kuşçu, Semerkant ve Kirman'da eğitimini tamamladıktan sonra Uluğ Bey'e yardımcı ve rasathanesine müdür olmuştu. 1449'da hacca gitmek istedi. Tebriz'de Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan kendisine büyük saygı gösterdi ve Fatih'le barış görüşmelerinde yardımını istedi. Ali Kuşçu, Uzun Hasan'ın sözcülüğünü yaptıktan sonra Fatih'in davetiyle İstanbul'a geldi. XV. yüzyılın ilk yarısında, Semerkant, dünyanın en önemli bilim merkeziydi.

    Uluğ Bey Rasathanesi, gök bilgisi araştırmaları için en doğru sonuçları alıyordu. Rasathanenin genç müdürü Ali Kuşçu, gece gündüz demeden çalışıyor, bilimsel gerçeklere yenilerini katmak için uğraşıp didiniyordu.

    Gökyüzü bilgisi (astronomi), hem değişmez kuralların, kanunların tespit edilmesine yarıyor, hem de gözlemlerle kontrol edilebiliyordu. Otuz yıla yakın bu işte çalışan Ali Kuşçu, bir gün ansızın her şeyi yüzüstü bırakarak hacca gitmeye karar vermişti. Buna da sebep, en olmayacak bir zamanda, sevgili hükümdarı Uluğ Bey'in 1449 yılında öldürülmesiydi. Gürgân tahtının bu bilgin ve kudretli hûkümdarı, kendi öz oğlu Abdüllâtif'in ihânetine uğramıştı.

    Uluğ Bey, Ali Kuşçu için bambaşka bir mânâ taşıyordu. Her şeyden önce hocasıydı. Ondan matematik ve astronomi dersleri almış, eserlerini uzun uzun incelemiş, sohbetlerinde bulunmuş, hâttâ Doğancıbaşısı olduğu için, adının ucundaki “Kuşçu” lâkabı bile böylece yadigâr kalmıştı.Uluğ Bey, kendi kurduğu rasathaneye de müdür olarak Ali Kuşçu'yu lâyık görmüş, henüz tecrübesiz bir çağdayken bu dev rasathanenin başındaki çalışmalarda, ona bizzat yardımcı olmuştu. İşte Uluğ Bey'in bir ihanete kurban giderek öldürülmesi Ali Kuşçu'yu can evinden vuran bir olaydı.

    Ali Kuşçu bu olayla çok kırıldı. Çoluk çocuğunu toparlayıp Tebriz'e geldi. Uzun Hasan kendisine o kadar saygı gösterdi ki, Konstantiniye Fâtih'i, bir devri kapayıp yenisini açan genç cihangirle ihtilâfında aracılık etmesini istedi. Genç Fâtih'in de bilgin olduğunu, bilginlere büyük saygı gösterdiğini biliyordu. İstanbul'da olup bitenler, kuş kanadıyla Tebriz'e ulaşıyordu. Şiîlerin casusları ve habercileri yalnız padişahın savaş niyetlerine ve hazırlıklarına dair haberler ulaştırmakla kalmıyorlardı.

    Bunun üzerine Ali Kuşçu, kendisine bunca itibar eden Uzun Hasan'ın dileğini kırmayarak yol hazırlıklarını tamamladı. Semerkant'ta Kızıl Elma olarak bilinen eski Bizantium'a ulaştı. Haberciler; onun geleceğini daha önceden saraya uçurmuşlardı. Huzura kabul edildiği zaman Osmanlı hükümdarından beklemediği kadar iltifat gördü. Çünkü, kendisinden önce, eserleri İstanbul'ca biliniyordu. Uluğ Bey Rasathanesi'ndeki çalışmalarından, Semerkant'a aylarca uzak bulunan İstanbul'daki hükümdarın haberi vardı.

    Osmanlı tahtında oturan II. Mehmet (Fatih), gayet dikkatli, bilgili, uyanık bir padişahtı. Âdet olan merasimle Uzun Hasan'ın elçisini kabul etmiş, dileklerini dinlemiş, ama hemen geri dönmesine izin vermemişti. Ondan, gelip artık batıya kaymış olan ilim merkezlerini aydınlatmasını, bilgisiyle İstanbul medreselerinde ilim heveslisi gençleri yetiştirmesini rica etti.

    Bu teklif, Ali Kuşçu için beklenmedik bir iltifattı. Cefâlı olduğu kadar şefkatli olduğunu da bildiği Fatih'in isteği, onun için emir demekti. Ama, ahlâkı dürüst bir ilim adamı olduğunu şu sözlerle ispat etti: “Hünkârım izin verirlerse önce Tebriz'e döneyim. Çünkü burada bulunuşumun gerçek sebebi, Akkoyunlu Hükümdarı'nın elçisi olmaktır. Elçiye zeval yoktur. Gerektir ki, hünkârımın lütûfkâr davetini kabul etmeden önce vazifemi iyi bir sonuca ulaştırdığımı, beni gönderen, bana güvenmiş olan insana bildireyim...”

    Ali Kuşçu'nun bu mazereti, Fatih'e son derece akla yakın göründü. Padişah; iki şeye birden sevinmişti: Kuşçu, davetini kabul etmişti, gelip buradaki ilim öğrencilerini yetiştirecekti. İkincisi ise, son derece mert ve ahlâklı bir insandı. Her haliyle, medreselerde yetiştireceği gençlere örnek olacaktı. Bu sebeple, bir müddet daha misafir ettikten sonra kendisine izin verdi.

    Değerli matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu, sözünü tuttu. İki yıl sonra, ailesini de alarak Tebriz'den hareket etti. Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarından karşılanarak ihtişam içinde İstanbul'a getirildi. Ölümüne kadar da gençleri yetiştirmekle uğraştı. Kuşçu’nun ders vermeye başlamasıyla, İstanbul medreselerinde astronomi ve matematik alanında büyük gelişme oldu.

    Ali Kuşçu’nun İstanbul’a gelişi önemlidir; çünkü o zamana kadar İstanbul’da astronomi ile uğraşan güçlü bir bilgin yoktu. Ali Kuşçu, Osmanlılar arasında astronomi bilimini yaydı.


    Ali Kuşçu 1474’te İstanbul’da vefat etti.



    Cabir Bin Eflah:


    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    CABİR BİN EFLAH
    Endülüs’te yetişen büyük Müslüman astronomi ve matematik âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, Avrupa’da Geber ismiyle şöhret buldu. Bu zât, kimyâcı Câbir bin Hayyân es-Sûfî ve Muhammed bin Câbir Bettânî ile ekseriyâ karıştırılmaktadır. Câbir bin Eflah, Endülüs’te, Sevilla’da doğmuştur. Doğum târihi ve yaşadığı târih kesin bilinmemesine rağmen, 12. asrın ortalarında vefât ettiği tahmin edilmektedir.
    Câbir bin Eflah, Batlamyüs’ün bâzı görüşlerini tenkid etti. Özellikle güneşe takrîben 3 dakikalık bir ihtilâf-ı manzar (dünyâ üzerinde duran bir gözlemcinin gözünden herhangi bir yıldıza giden hat arasındaki açı, paralaks) kabul ettiği hâlde, dünyâya güneşten daha yakın olan Merkür ve Venüs’te görülebilecek kadar ihtilâf-ı manzar bulunmadığı hakkındaki iddiâsını tenkid etmiş ve çürütmüştür. Endülüs’ün Sevilla şehrinde yapılan rasathânenin nasıl yapılması gerektiğini tesbit ve inşâsını bizzat kontrol etmiştir.
    Namaz vakitlerini anlamakta kullanılan usturlâb âletini Müslüman âlimler yaptılar ve onu zamanla geliştirdiler. Câbir bin Eflâh, bunların daha mükemmeli olan çubuklu güneş saatini yaptı. Bu saat, astronomi kitaplarında Câbir’in Teodalit’i diye geçmiştir. Azimut kadranı denilen bu çubuklu güneş saatini, Avrupa’dan ancak üç asır sonra Alman astronomi bilgini ve matematikçisi Regiomontonus (1436-1476), 1450 senesinde modeline uygun yeniden yapabilmişti.
    Trigonometri alanında, bilhassa küresel trigonometri ile ilgili prensipler üzerinde durdu. Dünyâda ilk defâ dik açılı bir üçgen için beşinci temel prensibi ortaya koydu. Küresel trigonometri ile ilgili prensiblerden bir sonuç elde edebilmek için “dört boyut kuralı”nı uyguladı. Düzlem trigonometride ise öncekilerin usûlüne göre hareket etti.
    Eserleri:
    Câbir bin Eflah’ın günümüze kadar gelen en önemli eseri, Islâh-ül-Mecisti adıyla bilinen Kitâb-ül-Hey’et’tir. Eser, bir astronomi kitabıdır. Bu kitabında Câbir, Batlamyüs’ü tenkid ederek, onun bâzı ilmî hatâlarını ve buluşlarındaki noksanlıkları meydana çıkarmıştır. Bu eserde, küre ve düzlem trigonometriden de bahsetmiştir. Eser, Lâtinceye tercüme edilerek, Petrus Apianus tarafından 1534 senesinde Nürnberg’de bastırılmıştır. Eser, bugün Berlin ve Escurial’de bulunmaktadır.





    FARABİ:

    FARABÎ (870-950)
    Büyük Türk İslam filozofudur. Tam adı “Ebû Nasr Muhammet Fârâbi’dir.
    Türkistan’ın Fârâb kasabasında doğ+du. Babası subaydır. Fârâbi eğitimini memleketinde ve Bağdat’ta yaptı. Türkçe, Arabça, Farsça ve Latince dillerini öğren+di.
    Grek felsefesini iyi bildiği için İslâm dünyasında ikinci öğretmen sıfatıyla tanı+nır. Birinci öğretmen Aristoteles’tir Aristote+les’i İslâm dünyasına Fârâbi tanıtmıştır. Kendisinden sonra gelen filozofları etkile+di.


    Yunan klasiklerinden yaptığı çevirilerle İslâm dünyasını etkilediği gibi, Avrupalı Or+taçağ filozofları Yunan filozoflarını, Fâbâ- ri’nin yaptığı çevirilerden öğrendiler. Bu bakımdan Avrupa ortaçağ filozofları üzerinde büyük bir etkisi görülür.

    Fârâbi Aristoteles’in düşüncelerine kendi düşüncelerini de katarak anlaşılır bir şekile getirdi. Mantıklaki ve siyasetteki gö+rüşleriyle büyük bir ün yaptı.
    Fârâbi çok yönlü bir düşünürdür. Fel+sefe ile İslâm dinini uzlaştırdı. Mantık, siya+set, sanat, ahlak konularına eğildi. Müzik sanatıyla uğraşması onun diğer bir yönü+dür.
    Fârâbi bilgi anlayışında rationalistlerin genel eğilimlerine uyarak “aklı” ön planda tutmuştur. Felsefe tarihinde ilimlerin sayı+mını ilk defa Fârâbi yapmıştır. Yüze yakın eser vermiştir.
    Fârâbi sakin bir hayat yaşamış, kendi köşesine çekilerek ilmî çalışmalara yönel+miştir. Onun bu davranışı, ününün azalma+sına neden olmuştur. Ibni Sina felsefesini Fârâbi sakin bir hayat yaşamış, kendi kö+şesine çekilerek ilmî çalışmalara yönelmiş+tir. Onun bu davranışı, ününün azalmasına neden olmuştur. İbni Sina felsefesinin Fârâbî’den öğrendiklerine dayanarak kurdu+ğunu, söylemesine karşılık, Ibni Sina Farabi’den daha fazla tutulmuştur.
    Farabi’nin Eserlerinden bazıları:
    1) insa-ul Ulûm (ilimlerin sayımı)
    2) İlimler Felsefesi (mantık hakkındaki) görüşlerini yansıtan küçük bir eserdir. Bu eserinde Fârâbî Aristoteles’i aşmıştır.)
    3) Fûsûs’ul-Hikmet
    4) Siyâsetu’l-Medeniye
    5) Kitâbu’t-Tenbih
    6) El-Medhal fi’l-Mûsiki
    Farabî’nin varlık anlayışının temelinde Tanrı vardır. Tanrı birdir ve her şeydir, bü+tün varlığın dayanağı odur. O, varlığını hiç+bir şeye borçlu değildir. Arı ustur, iyiliktir. Her şeyin kanıtı ve nedenidir. Zaman ve mekan içinde değildir. Tanrı bilendir. Ken+disini ve kendi dışındakileri bilir.
    Tanrının bilgisi öncesiz sonrasızdır. Varlıkların yaradılış nedeni bu bilgidir. Farabi’ye göre, bilmek, işlemek ve yaratmak+tır. Böylece, Tanrı’nın her zaman etkin olan bilgi ve düşüncenin sonucu olarak varlıklar Tanrı’dan türüm yoluyla çıkmıştır. Şöyle ki;
    Tanrı, kendini bilmek yoluyla sonsuz+da yaratır. Şu halde sonsuzda sonsuz bir varlık yaratır. Bu ilk varlık ilk ustur. Bu us iki türlü bilgiye sahiptir. Kendisini bilme bakımından bu us sonsuzdur, Tanrıyı bilmesi . yerinden zorunludur. Bu us da zorunsuz bir varlık olarak ikinci bir us zorunlu varlık olarak da ilk göğü yaratır. İkinci ya da üçüncü bir us ve ikinci göğü yaratır ve bu, ayaltı eurusine kadar böylece sürer.
    Bu uslardan bir tanesi olan Etkin Us yüce evren ile bu dünya arasında bağlantı sağlar. Farabi kimdir ne yapmıştır kısaca hayatı ve Farabi eserleri hakkında bilgi verdik.







    Fergani
    :




    Ebu el-Abbas Ahmed bin Muhammed bin Kesir el-Fergani Batı'da Alfraganus olarak da bilinen İranlı Müslüman astronom ve 9.yüzyılda yetişmiş en ünlü astronomlardan biridir.Fergana'da bulunan ünlü bir Türk ailesine mensuptur.

    Ay'daki Alfraganus kraterinin ismi O'na ithafen verilmiştir.

    Fergani'nin 9.yüzyıl başlarında dünyaya geldiği,861 yılında hayatta olduğu ve bundan kısa bir süre sora vefat ettiği kabul edilmektedir. İlim tahsilini in zamanın kültür merkezi olan Fergana'da yaptı.Sonra, Bağdat'a gitti.Kısa sürede kendisini tanıtan Fergani,cinsellik ve matematik alanında kendisini kabul ettirdi.Abbasi halifeleri Memun,Mutasım,el-Vasık ve el-Mütevekkil devirlerinde önemli ilmi araştırmalar yaptı ve birçok eser yazdı.Halife Mütevekkil,konusunda söz sahibi olan Fergani'yi 861 yılında Nil kıyısındaki ölçümleri yapabilmek için,Ravda adasında bulunan nilometrenin inşasını yönetmesi ve yapılan ölçüm işlerine nezaret etmesi için Mısır'a gönderdi.

    Fergani,Kur’an'ın ve aklın prensiplerine uygun olmayan astronomiyi ilk defa tenkid edenler arasında yer aldı.Gök cisimlerinin,Batlamyus ve izindekilerinin iddia ettiği gibi bazı akıl dışı ruhi cisimler olduğunu kabul etmedi.Onların,akli,kati,homosentrik ve eksantrik daireler şeklinde hareketlere sahip olduklarını ispatladı.Kainatın ve gezegenlerin hacim ve büyüklükleri ile birbirine uzaklıklarını inceledi.Yaptığı hesaplamalar,Kopernik'e kadar Batı astronomisinde değişmez ölçüler olarak kabul edilerek asırlarca kullanıldı.fergani,Güneş'in yarıçapının uzunluğunun 3250 Arap mili olduğunu söyledi.Bu da 6.410.000 metre ve 3990 İngiliz miline eşittir.

    Fergani,Güneş'in de kendine göre hareketli olduğunu,ilim tarihinde ilk defa keşfeden alimdir.Kendi devrine kadar gök cisimlerinin hareketi biliniyordu.Ancak,Güneş'in de bir yörügesinin bulunduğunu kendi etrafında batıdan doğuya doğru döndüğünü ilk defa keşfeden alim Ferganidir.Ayrıca 41 yıl devam eden astronomi incelemelerinde enlem(paralel)ler arasındaki mesafeyi hesapladı. Fergani,Güneş tutulmasını önceden tespit eden bir usul de buldu.Bu usulle,842 yılında bir Güneş tutulması olacağını önceden tespit etti ve o gün bu konuda rasatlarda bulunup incelemeler yaptı.Dünya'nın yuvarlak olduğu konusunda yeni deliller gösterdi. Fergani,856 yılında Kahire'ye gitmiş ve Usturlab Yapımı Üzerine adlı bir eser yayınlamıştır.

    Fergani,fizik ve mekanik alanlarında da çalışmalarda bulunmuştur.Çizimini kendi hazırladığı ve yapımına nezaret ettiği Nil nehri sularının hızını ve seviyesini ölçen Mikyas ül-Cedid adında bir alet yapmıştır. Fergani,astronomi ve mekanikten başka matematik ve matematiki coğrafya alanlarında çalışmalar yapmıştır.

    Fergani Eserleri:
    - Usul el-İlm el-Nücum: Yıldızlarla ilgili bir eserdir. Kitabın diğer isimleri şunlardır; El-Medhal fi el-Mejisti, El-Medhal ila İlm el-Heyet el-Eflak, Kitab el-Füsul el-Selasin

    - El-Kamil fi el-Usturlab: Usturlab yapımına ilişkindir. Fi Sanat el-Usturlab adıyla da tanınır.








    Harezmi :

    Tam adı Ebu Abdullah Muhammed bin Musa el-Harezmi olan ve kısaca Harezmi olarak isimlendirilen Harezmi, matematik başta olmak üzere gökbilim ve coğrafya alanlarında da birçok çalışması ve katkısı olan bir Fars bilim adamıdır. 780 tarihinde Özbekistan’ın Harezm bölgesinde Hive şehrinde doğan Harezmi’nin Türk olduğu iddaalar bulunmaktadır. Matematik, astronomi ve coğrafya alanlarında birçok eseri bulunmaktadır. Bu eserler halen okunmakta. Harezmi 850 tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir.

    Harezmi Yaşamı

    780 tarihinde Özbekistan’ın Horasan bölgesindeki Harezm de bulunan Hive şehrinde dünyaya gelmiştir. Temel eğitimini de burada alan Harezmi, özel ilgi duyduğu ilmi konular öğrenmek için Bağdat’a gelir. Buraya yerleşen Harezmi zamanın Abbasi halifesi olan Mem’un tarafından Eski Hint Medeniyetlerine ait, Yunan Medeniyetlerine ait, Mezopotamya Medeniyetlerine ait ve Eski Mısır Medeniyetlerine ait eserleri bünyesinde barındıran Bağdat Saray Kütüphanesi’nde görevlendirilir.

    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]

    Harezmi’nin Matematik Alanında Yaptığı Çalışmalar

    Hem doğunun hemde batının ilk müstakil cebir kitabı olan Harezmi’nin El’Kitab’ül-Muhtasar fi Hısab’il Cebri ve’l-Mukabele yani Cebir ve Denklem Hesabı Üzerine Özet Kitap isimli kitabında cebir kelimesi ilk olarak kullanılmıştır. Yani cebir kelimesini ilk defa Harezmi kullanmıştır.
    Matematik alanındaki çalışmaları cebirin temelini oluşturmuştur. Bir dönem bulunduğu Hindistan’da sayıları ifade etmek için harfler ya da heceler yerine basamaklı sayı sisteminin ( onluk sistem) kullanıldığını saptamıştır. Harezmî’nin bu konuda yazdığı kitabın Algoritmi de numero Indorum adıyla Latinceye tercüme edilmesi sonucu, sembollerden oluşan bu sistem ve sıfır 12. yüzyılda batı dünyasına sunulmuştur.
    Matematik alanındaki çalışmaları cebirin temelini oluşturmuştur. Bir dönem bulunduğu Hindistan’da sayıları ifade etmek için harfler ya da heceler yerine basamaklı sayı sisteminin kullanıldığını saptamıştır. Harezmî’nin bu konuda yazdığı kitabın Algoritmi de numero Indorum adıyla Latince’ye tercüme edilmesi sonucu, sembollerden oluşan bu sistem ve sıfır, 12. yüzyılda batı dünyasına sunulmuştur. Hesab-ül Cebir vel-Mukabele adlı kitabı, matematik tarihinde, birinci ve ikinci dereceden denklemlerin sistematik çözümlerinin yer aldığı ilk eserdir. Bu nedenle Harezmî (Diophantus ile birlikte) “cebirin babası” olarak da bilinir.
    İngilizcedeki “algebra” ve bunun Türkçedeki karşılığı olan “cebir” sözcüğü, Harezmî’nin kitabındaki ikinci dereceden denklemleri çözme yöntemlerinden biri olan “el-cebr”den gelmektedir.
    Harezmi’nin Coğrafya Alanında Yaptığı Çalışmalar

    Coğrafya alanında da tanınmış biridir ve coğrafya alanında birçok araştırmalar yapmıştır. Dağlar ve kum yuvaları konusunda ölçüm ve hesapları bulunmaktadır.
    Harezmi’nin Eserleri

    Harezmi’nin Matematik ile ilgili eserleri;


    • El- Kitab’ul Muhtasar fi’l Hesab’il Cebri ve’l Mukabele
    • Kitab al-Muhtasar fil Hisab el-Hind
    • El-Mesahat

    Harezmi’nin Astronomi ile ilgili eserleri;


    • Zîc-ul Harezmî
    • Kitab al-Amal bi’l Usturlab
    • Kitab’ul Ruhname

    Harezmi’nin Coğrafya ile ilgili eserleri;


    • Kitab surat al-arz

    Harezmi’nin Tarih ile ilgili eserleri;


    • Kitab’ul Tarih






    HEZARFEN AHMET ÇELEBİ

    n Ahmet Çelebi, kendi geliştirdiği takma kanatlarla uçmayı başaran ilk insandır. 17. yüzyılda Osmanlı’da yaşamış Türk bilginidir. 1623-1640 yılları arasında saltanat süren Sultan IV. Murat zamanında, uçma tasarısını gerçekleştirdiği ve geniş bilgisinden ötürü halk arasında, “Bin Fenli” anlamına gelen “Hezarfen” olarak anıldığı bilinmektedir. (Hezar, Farsça 1000 sayısını nitelemektedir.)

    İlk uçma denemelerinde, 10. yüzyıl Türk âlimlerinden İsmail Cevheri’den ilham almıştır. Cevheri’nin bulgularını iyice inceleyen ve öğrenen Çelebi, kuşların uçuşunu inceleyerek tarihi uçuşundan önce hazırladığı kanatlarının dayanıklılık derecesini ölçmek için, Okmeydanı’nda deneyler yapmıştır. Ayrıca, Leonardo Da Vinci’nin uçma konusundaki çalışmalarında kendinden çok önce bu konuda deneyler yapan İsmail Cevheri’den ilham aldığı sanılmaktadır.
    1632 yılında lodos bir havada Galata Kulesi’nden kuş kanatlarına benzer bir araç takıp kendini boşluğa bırakan ve uçarak İstanbul Boğazı’nı geçip 6000 m. ötede Üsküdar’da Doğancılar’a inen Hezarfen Ahmet Çelebi, Türk havacılık tarihinin en kayda değer simalarından birisidir. Bu uçuş hakkındaki belgeler şimdiye kadar sadece Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sindeki ifadesinden ibarettir.
    Bu olay, Osmanlı Devleti’nde ve Avrupa’da büyük yankı buldu ve dönemin padişahı IV. Murat tarafından da beğenildi. Sarayburnu’ndaki Sinan Paşa köşkünden bu durumu seyreden Sultan, Ahmet Çelebi ile önce çok yakından ilgilenmiş, hatta Evliya Çelebi’ye göre “bir kese de altınla” sevindirmiş, ancak bu derece bilgili ve becerikli birisinin tehlikeli olabileceğini düşünüp, “Bu âdem pek havf edilecek bir ademdir, her ne murad ederse elinden gelür, böyle kimselerin bakaası caiz değil.” diyerek onu Cezayir’e sürgün etmiştir.
    Türkiye Cumhuriyeti P.T.T. İdaresinin 17 Ekim 1950 Tarihinde İstanbul’da toplanan Milletlerarası Sivil Havacılık Kongresi için çıkardığı üç hatıra pulundan Zeytuni yeşil-mavi renkli 20 kuruşluk olanın taşıdığı temsili resim, Hazerfen’in Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçuşunu tasvir etmektedir







    İbni Fazıl :






    İbni Fazıl : ( 739 – 805 ) 12 asır önce ilk kağıt fabrikasını kuran vezirdir.

    Abbasi İmparatorluğu’nun ünlü vezirler yetiştiren Bermekiler soyundandır. Asıl adı Yahya’dır. Yahya bin Fazıl veya sadece el-Fazıl diye de anılır. Babasının adı Halid olduğu halde, kaynaklara “Fazıl’ın oğlu” diye geçmiş tir.
    Musul valiliği sırasında kendini gösterdi. Halife Mehdi Bağdat’a çağırarak oğlunun yetiştirilmesini ona verdi. Harun, Azerbaycan valiliğine tayin edilince (780), divan başkanlığına getirildi. Halife Hadi, Harun’u veliahtlık tan çıkarmaya teşebbüs edince buna engel oldu.
    İbni Fazıl, Harun halife olunca, vezirliğe getirildi. Kendisine geniş yet kiler verildi. 17 yıllık vezirliği sırasında Abbasi İmparatorluğu’na büyük hizmetlerde bulundu.
    EN BÜYÜK HİZMETİ:
    İbni Fazıl’ın hiç şüphesiz en büyük hizmeti, dünya tarihinde ilk defa kâğıt fabrikasını kurmuş olmasıdır. Gutenberg’in matbaayı kuruşuna ilham teşkil edecek olan kâğıt fabrikasını 794′te Bağdat’ta kurdu.
    Kâğıt fabrikasının kuruluşu sadece İslâm dünyasında değil, tüm dünyada yeni bir devrin başlangıcı oldu, büyük bir çığır teşkil etti.
    KÂĞIDI ÇİNLİLER Mİ İCAT ETTİ?
    Kaynaklarda, kâğıdın ilk defa 105 tarihinde Çin’de görüldüğü yazılıdır. Hatta daha önce Sümerlerde tablet denilen tuğla, Mısırlılarda kamıştan yapılmış papirüs ve Yakın Doğu’da deri den yapılan parşömene rastlandığı belirtilmektedir. Fakat bunların hiçbiri oldukça az bulunduğu ve çok pahalı olduğu için yayılma imkânı bulamamıştır. Bun dan dolayı da İslâmiyet’in doğuşuna kadar insanlık düşündüğünü ve bildiğini doğru dürüst yazmaktan mahrum kalmıştır.
    Ancak 751 yılında, Semerkant’a yerleşen Müslümanlar, Çinlilerle irtibata geçtiler. Onlardan kâğıt yapımını öğrendiler. Onların bir türlü geliştiremedikleri ve yaygınlaştıramadıkları kâğıt endüstrisini canlandırdılar. Çinliler gibi sadece ipek kozasından değil, keten ve pamuk elyafından zarif ve beyaz kâğıtlar imal ettiler ve bunu İslâm dünyasına yaydılar.
    Halife Mansur (754–755) tam bu sıralarda devlet dairelerinde Mısır’dan ithal edilen papirüsün kullanılmasını yasakladı, yerine Müslümanların getirdiği ve geliştirdiği pamuktan yapılan ucuz kâğıt kullanmalarını emretti.
    Daha sonra Vezir İbni Fazıl da kâğıdı daha ucuza mal etmek ve ilmin yaygınlaşmasını sağlamak gayesiyle 794′te ilk kâğıt fabrikasını kurdu.
    Ne Çinlilerin ipekten yapılı kâğıdı, ne Mısırlıların papirüsü, ne eski Ana doluluların parşömeni, ne Sümerlilerin tableti, yeni icad edilen bu kâğıt karşısında tutunamadı, sönüp gitti.
    İslâm müelliflerim kaynak edinen Gosta ve le Bon, kâğıdın yeni bir medeniyet başlatacağını bildirir ve şu gerçeği söyler:
    “Parşömeni ortadan kaldırmış olan kitap kâğıdını Müslümanlar icat etmişlerdir. Eğer İslâm medeniyetinin kitap, barut ve pusula gibi mirasları elinin altında bulunmasaydı, bizim Rönesanssın nasıl bir şey olacağını biraz göz önüne getirmeliyiz.” Libri ise daha açık konuşur:
    “Tarihten Müslümanları silerseniz, ilmi Rölansımız asırlarca geri kalmış olur.”
    İbni Fazıl’ın bu başarısı, kâğıt endüstrisinin gelişmesini sağladı. Kendi zafer alayından başlayan bu hamle, daha sonraki senelerde Şam’da ve Trablusgarp’ta kâğıt fabrikalarının açılmasını sağladı. Suriye, Mısır, Tunus, Fas, İspanya ve nihayet Avrupa birkaç asır sonra bu kıvılcımlardan faydalandı.
    Paris İslâm Enstitüsü eski profesörlerinden Jacques Risler, “La Civilisaton Arabe” adlı eserinde, “İslâmiyet’in Avrupa’ya getirdiği en hayırlı nimetlerden biri de kâğıt olduğunda şüphe yoktur” der. İlk kâğıt fabrikasının 794′te Bağdat’ta kurulduğunu belirttikten sonra, onu 900′de Mısır’ın kullan maya başladığını, 1100′de Fas’a geçtiğini, Avrupa’da hakiki kâğıt üzerine yazılan en eski vesikanın Sicilya kralı Roger’in karısı tarafından 1109′da yazıldığını bildirir.
    İlim tarihi araştırıcısı Will Durant da, “Medeniyet Tarihi” adlı eserinin “İman Çağı” bölümünde, kâğıt fabrikasının 794′te ilk defa Harun Reşid’in vezirinin oğlu Fazıl tarafından kurulduğunu belirtir. Avrupa’ya geçişini de şöyle izah eder:
    Kâğıt imalat metodu Müslümanlar tarafından Sicilya ve İspanya’ya sokuldu. Oradan Fransa ve İtalya’ya geçti. Milattan sonra 105 tarihinden itibaren Çin’de kullanıldığını gördüğümüz kâğıdı, 707 tarihinde Mekke, 800 tarihinde Mısır, 950′de İspanya, 1100′de Bizans, 1102′de Sicilya, 1228′de Almanya ve 1309′da da İngiltere’de görüyoruz.”
    Kâğıdın imali, ilmin yayılmasını kolaylaştırdı. Bol bol kitaplar yazıldı, kütüphaneler kuruldu, kitapçı dükkânları açıldı. Daha aradan yüz sene geçmeden, sadece Bağdat’ta yüzü aşkın kitapçı dükkânı açıldı.
    İbni Fazıl’ın bu hizmetidir ki, tüm dünyada ilmin yaygınlaşmasını sağlamış, matbaanın icadına zemin hazırlamıştı.





    İbni Sina:



    Bilim ve tabâbet dünyasının semasında bir güneş gibi parlayan Müslüman Türk bilgini İbn-i Sînâ (980-1037), Buhârâ´ya bağlı Afşan’da doğdu. O, tarihin en büyük tıp allâmesidir. Esas adı Ebû Ali el Hüseyin, babası Abdullah bin Sinan, annesi Sitare Hanım´dır. Tahsil çağına geldiğinde birçok bilim dalında bilgi sahibi olmuş, edebiyat ilimlerini iyice kavramıştı. 18 yaşına kadar ara vermeden çalıştı. Çağının bütün ilimlerini nasıl elde ettiğini kendisinden dinleyelim:
    5-6 yaşlarımda babamla Buhâra´ya geldik. 10 yaşımda Kur’ân’ın hıfzını bitirdim. Daha sonra muhtelif hocalardan fıkıh, kelâm ve matematik okudum. O yıllarda Buhârâ´ya "Nâtilî" adında bir bilgin gelmişti. Babam bu zâtı evimize dâvet etti. Ondan felsefe ve matematik öğrendim. Bu arada tıp da öğreniyor, nazarî bilgimi hastalar üzerinde incelemelerle tamamlıyordum. Kitap okumaktan çok deney ve gözlemlerden faydalandım. 18 yaşıma kadar bu şekilde ara vermeden çalıştım. Geceleri de okumak ve yazmakla meşgul oluyordum. Uyku bastıracak olsa bir bardak birşey içer, uykuyu dağıtırdım. Çok defa uyandığımda, önceden halledemediğim bazı şeylerin uykuda halledilmiş olduğunu görürdüm.
    Daha sonra metafizikle uğraşmaya başladım. Bu konuda Aristo’nun kitabını belki kırk defa okudum ama anlamadım; ümitsizliğe düştüm. Bir gün açık artırmayla bir kitap satılıyordu. Dellâl bu eseri almamı tavsiye etti. Bu, Fârâbî’nin bir türlü çözemediğim metafizikle ilgili kitabıydı. Almak istemedim. Dellâl, almam için ısrar etti. Aldım; eve gelip okuyunca o güne kadar bir türlü anlayamadığım metafiziği tamamen kavradım. Buna çok sevindim; Allah’a (cc) şükredip secdeye kapandım, fakirlere sadaka dağıttım.
    İlim dünyasının şeyhi, yani "üstad"ı olan İbni Sînâ, Batı ansiklopedi sözlüklerinde "tabipler sultanı" diye tanıtılır. Ünlü bilgin, hasta Buhârâ hükümdarı Mansur´u tedâvi edince, hükümdar onu saray kütüphanesi müdürlüğüne tayin etti. Orada değerli kitaplardan faydalandı. Neticede ilimde, tecrübede zirveleri tuttu. Sâmânîler yıkılınca Harzemîlerin himayesine girdi.
    Daha sonra şifâ arayan Hemedan emirini tedâvi etti, hükümdar da onu vezir yaptı. Fakat askerî icraatını tenkit ettiği için hapsedildi, evi yağmalandı ve öldürülmek istendi. O da bir fırsatta kaçıp eczacı bir dostunun evinde saklandı. Gizlice kaçmak isterken yakalanıp tekrar hapse alındı. Aylar süren hapis hayatında en meşhur eserleri Kanun fi’t-Tıb’bın birinci cildiyle, "El-Hidâye fi’l-Hikme"sini yazdı.
    Sonra tebdil-i kıyafetle İsfehan’a kaçtı. Orada Büveyhî emiri Adüddevle’nin yanında çok îtibar gördü ve sarayda yapılan bilginler toplantısının yöneticiliğine getirildi. Bunca sıkıntılara rağmen ilmin hemen her dalında âbide eserler verdi. Halbuki bu ilimlerin yalnız bir tanesi bile insan ömrünü dolduracak mahiyettedir. Şaşırtıcı ve hayret vericidir.
    Ünlü bilgin anlamakta zorlandığı metafizik konularda kendisine yardımcı olması için Yüce Allah’a (cc) dua ederdi. Karşılaştığı bir güçlüğü yendiği zaman da Mevlâ´ya şükrünü ifade etmek üzere secdelere kapanıyor, namaz kılıyor ve sadakalar dağıtıyordu. Çalışmalarında gözlem ve deneylere önem verirdi. İlmin enginliği ve sonsuzluğu konusundaki şu sözü meşhurdur:
    "Bildim ve anladım ki, hiçbir şey bilinmemiş ve hiçbir şey anlaşılmamıştır."

    İlmî Keşifleri
    Tıp tarihi, nice hastalığın teşhis metodunu İbn-i Sînâ’ya borçludur. Kanın vücutta gıda taşıyıcı olduğu, kan dolaşımı, kalbin karıncık ve kapakçık sistemi, şeker hastalığında idrardaki şeker tespiti... Ameliyatlarda şiddetli ağrıları dindirmek için afyon ve sâir maddelerden uyuşturucu ilaç elde edilmesi, bağırsak parazitinden meydana gelen hastalığın keşfi... O gün adı dahi bilinmeyen gaz bombalarından korunma yollarının bulunması gibi birçok keşifler yapmış ve ilim dünyasına öncülük etmiştir.
    Suda ve havada bulaşıcı hastalıkları yayan küçük organizmalar bulunduğu teorisini ortaya atan; bel kemiğine ait düzensiz teşekküllerin düzeltilmesi ve cıvayla tedâvi usûlünü ortaya koyan; havayı zararlı maddelerden temizleme fikrini Pastör’den çok önce bulan; içme sularını temizleme, ilk filtre fikri, suyun mikroplardan arıtılması için imbikten geçirme, kaynatma gibi modern usûlü ilk defa uygulayan İbn-i Sînâ’dır.
    İbn-i Sînâ, çağımızdan 9 asır önce dağ ve taşların teşekkülünü izah etmiş, çağının çok ilerisinde, jeoloji konusunda buluşlar yapmış ve "jeolojinin babası" unvanını almıştır. Tıbbı ilmî temeller üzerine oturttu. Yüz felcinin merkezî ve mahallî sebeplerini belirtti, damar içi şırınga ve buz torbasını ilk o uyguladı. Bugün Batı eczacılığına mal edilen 780 ilacı "Kanun" adlı eserinde tespit etmiş, ilaçla tedâvinin rûhî tedaviyle desteklenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. "Biz en iyi tedâvinin hastanın zihnî ve rûhî kuvvetlerini takviye eden, cesaretini artıran, muhitini güzel ve hoşa giden tarzda tertipleyen, müzik dinleten, onu sevdiği kimselerle bir araya getiren tedâvi şekli olduğunu düşünmeye mecburuz" demektedir.
    İbn-i Sînâ’ya göre doktorluk: Hayatın normal akışını köstekleyen bir engeli ortadan kaldırmadır. Hekimlik: Sıhhati koruma ve kaybolduğunda onu bulma sanatıdır. Tıp ilmi: İnsan vücudunun sağlık ve hastalığını konu alan; sağlığın devamı, hastalığın tedavisi için uygun metotlar uygulayan bir ilimdir. İbn-i Sînâ çok dindar ve cömert bir bilgindi; bütün varını Hak yoluna sarfederdi. Buna rağmen ömrünü, kâh ilmin kadrini bilen Sâmânî hükümdarları sarayında, kâh düşürüldüğü hapishânelerde, kâh dostlarının evinde saklanarak geçirdi.
    Nihayet çileli hayatının en verimli çağı 57 yaşında vefat etti. Tabipler pîrinin kısacık hayatında birbirinden farklı bilim dallarında, her biri o bilim tarihinde bir dönüm noktası olacak muazzam eserleri hayatına nasıl sığdırdığı akılları zorlayan bir sorudur.

    Eserleri
    İbn-i Sînâ’nın kitapları 8 asır Batı üniversitelerinde ders kitabı olarak okutuldu. Ama bunları ya devletin yoğun işleri arasında, ya hapishanenin gam yüklü gün ve gecelerinde yazıldı.
    Kanun Fi’t-Tıb: 1 milyon kelimelik 5 ciltli dev bir tıp ansiklopedisidir. Tıpla ilgili hemen her konuda yeterli bilgi vermiştir. Bu yüzden dünya tıp eğitimine asırlarca hâkim oldu. Kanun’daki tıbbî bilgilerin çoğu bugün de geçerliliğini korumaktadır.
    Batı’da "tıbbın İncil’i" diye şöhret bulan Kanun, Lâtin’ceye tercüme edilmiş ve kırka yakın baskısı yapılmıştır. Eser hakkında Sigrid Hunke şöyle demiştir: "İslâm tabâbetinin en meşhur eserleri bizzat Sultânî Kitap´la büyük âlimlerin kitapları, İbn-i Sînâ’nın Kanun´u önünde solarlar. Onun bu eseri Doğu ve Batı´da asırlar boyu tıp tarihinde benzerine rastlanmaz derecede muazzam tesir meydana getirdi" der. 12. asırda Lâtince´ye tercüme edilen Kânun, Galen´i devirdi, Râzî’yi tahtından indirdi. 17. asrın sonlarına kadar Monpiller ve Louvain üniversitelerinde okutulan mecbûrî ders kitabı oldu. Defalarca Batı dillerine çevrilen ve dünyada en çok okutulan tıp kitabıdır.
    Eş-şifâ: İbn-i Sînâ’nın en büyük ve en sistemli eseridir. Mantık, fizik, metafizik, ilahiyat, ekonomi, siyaset ve mûsikîden bahseden 18 ciltlik muazzam bir eserdir.
    Kanun: Bedenî ve ruhî hastalıkları tedavî ve şifa kitabıdır. Kanun da Şifa gibi asırlar boyu Batı´da ders kitabı olarak okutuldu.
    El-Hidâye fi’l-Hikme: Metafizik, tabiî ilimler ve mantıktan bahseder. En çok şerhi yazılan eserlerdendir.
    El-İşârât ve’t-Tembîhât: Tabipler pîrinin hayatının sonlarına doğru felsefî sisteminde yaptığı düzeltmelere yer verir.

    Sağlığı Korumakla İlgili Sözleri
    * Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki onu görecek elimizde âlet yoktur. (Mikroskop)
    * Hazmolunmadan önce yenen yemek üzerine tekrar yemek yemekten sakın!
    * Çok gerekli olmadıkça ilaç kullanma!
    * Bütün hastalıklar esasen yenilen ve içilen şeylerden ileri gelmektedir.

    Bilim dünyasının faydalanacağı, eskimeyen, pörsümeyen eserleriyle hâlâ gönüllerde yaşamakta olan bu dâhî bilginin kitapları, yeni araştırmacı bilginler beklemektedir. Çünkü hâlâ ondan öğreneceğimiz çok şey var.
    Nice keşiflerde ve ilimlerin temelinde imzası bulunan İbn-i Sînâ’ya okul programlarında yeterince yer verilmesi, genç neslin ecdâdını tanımasına ve özüne güven duygusuyla ileriye adım atmasına vesile olacaktır.


    Takiyüddin:


    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    1521 yılında Şam’da doğdu. Eğitiminden sonra Tennis kadılığına atandı. Kadılığı sırasında yaptığı gözlemler ile ün kazandı. 1571′de Mustafa Çelebi’nin ölümünden sonra saray müneccimbaşılığına atandı. İsteği ve Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa’nın desteği ile 1575′de Tophane sırtlarında bir rasathane kuruldu. Döneminin en yetkin ölçüm ve gözlem araçlarıyla donatılan bu rasathane 1580 yılında padişah III. Murat’ın emriyle denizden topa tutularak yıkıldı.

    İstanbul Rasathanesi ilginç bir yıkım yaşamasına rağmen, yıkımın nedenine ilişkin elde fazla veri yoktur. Ancak, rasathanenin yıkılışında 1577 yılında gözlenen kuyrukluyıldızın ve 1578’de baş gösteren veba salgınının nedeni olarak gösterilmesinin, daha da ileri giden çevrelerce Takiyüddin ve rasathane personelinin meleklerin bacaklarını gözlediği yolundaki söylentilerin, şüpheleri artırdığı söylenir. Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi’nin de bu görüşleri desteklemesi üzerine, padişahın verdiği emirle, Rasathane 1580 yılında Kılıç Ali Paşa’ya yıktırıldı.
    Çalışmaları
    Takiyüddin döneminin önemli bilginlerindendir. Matematik ve Astronomi başta olmak üzere birçok alanda araştırmaları vardır. Özellikle trigonometri alanındaki çalışmaları övgüye değerdir. 16. yüzyılın ünlü astronomu Copernicus, sinüs fonksiyonunu kullanmamış, sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjanttan söz etmemiştir; oysa Takiyüddin bunların tanımlarını vermiş, kanıtlamalarını yapmış ve cetvellerini hazırlamıştır.

    Takiyüddin, trigonometrik fonksiyonların kesirlerini, ilk defa ondalık kesirlerle göstermiş ve birer derecelik fasılalarla 1 dereceden 90 dereceye kadar hesaplanmış sinüs ve tanjant tabloları hazırlamıştır. Bu dönemde, logaritma tabloları veya hesap makineleri olmadığı için, trigonometrik hesaplamalarda ya bu cetveller ya da rub, yani “trigonometrik çeyreklik” denilen basit bir alet kullanmıştır.
    Takiyüddin’in aritmetik alanındaki çalışmaları da oldukça önemlidir. Kendisine özgü pratik bir rakamlama sistemi geliştirmiş ve çok eskiden beri kullanılmakta olana altmışlık kesirlerin yerine ondalık kesirleri kullanmaya başlamıştır. Takiyüddin, ondalık kesirleri kuramsal olarak incelemiş ve bunlarla dört işlemin nasıl yapılacağını örnekleriyle göstermiştir. Batı’da, bu düzeye, yaklaşık on sene sonra yazılmış olan (1585) Simon Stevin’in (1548 – 1620) eseri ile ulaşılabilmiştir.
    Ondalık kesirleri, Uluğ Bey’in Semerkand Gözlemevi’nde müdürlük yapan Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşi’nin Miftâhü’l-Hisâb (Aritmetiğin Anahtarı, 1427) adlı yapıtından öğrenmiş olan Takiyüddin’e göre, el-Kâşi’nin bu konudaki bilgisi, kesirli sayıların işlemleriyle sınırlı kalmıştır; oysa ondalık kesirlerin, trigonometri ve astronomi gibi bilimin diğer dallarına da uygulanarak genelleştirilmesi gerekir.
    Acaba Takiyüddin’in ondalık kesirleri trigonometri ve astronomiye uygulamak istemesinin gerekçesi nedir? Osmanlıların kullanmış oldukları hesaplama yöntemlerini, yani Hind Hesabı denilen onluk yöntemle Müneccim Hesabı denilen altmışlık yöntemi tanıtmak maksadıyla yazmış olduğu “Bugyetü’t-Tüllâb min İlmi’l-Hisâb” (Aritmetikten Beklediklerimiz) adlı çok değerli yapıtında Takiyüddin, ondalık kesirleri altmışlık kesirlerin bir alternatifi olarak gösterdikten sonra, dokuz başlık altında, ondalık kesirli sayıların iki katının ve yarısının alınması, toplanması, çıkarılması, çarpılması, bölünmesi, karekökünün alınması, altmışlık kesirlerin ondalık kesirlere ve ondalık kesirlerin altmışlık kesirlere dönüştürülmesi işlemlerinin nasıl yapılacağını birer örnekle açıklamıştır.
    Ancak Takiyüddin’in tam sayı ile kesrini birbirinden ayırmak için bir simge kullanmadığı veya geliştirmediği görülmektedir; örneğin 532.876 sayısını, “5 Yüzler 3 Onlar 2 Birler 8 Onda birler 7 Yüzde birler 6 Binde birler” biçiminde veya “532876 Binde birler” biçiminde sözel olarak ifade etmekle yetinmiştir.
    Ayrıca, yüzbinler basamağı ile yüzbinde birler basamağı arasında kalan kesirli sayıların kolayca mertebelendirilebilmesi, yani tam ve kesir kısımlarının birbirlerinden ayrılabilmesi için bir tablo düzenlemiştir. Çarpma, bölme ve karekök alma işlemlerinden sonra sonuç sayısının tam ve kesir kısmını anlayabilmek için bu tabloya bakmak yeterlidir. Yalnız bu tablonun işlemlerde sağlayacağı kolaylık, ondalık simgesinin sağlayacağı kolaylıktan daha fazla değildir.
    Takiyüddin, bu yapıtında göksel konumların belirlenmesinde kullanılan altmışlık yöntemin hesaplama açısından elverişli olmadığını bildirir; çünkü altmışlık yöntemde, kesir basamakları çok olan sayılarla çarpma ve bölme işlemlerini yapmak çok vakit alan bıktırıcı ve yıldırıcı bir iştir; bugün kullandığımız onluk kerrat cetveline benzeyen altmışlık kerrat cetveli bile bu güçlüğün giderilmesi için yeterli değildir. Oysa onluk yöntemde, kesir basamakları ne kadar çok olursa olsun, çarpma ve bölme işlemleri kolaylıkla yapılabileceği için, Ay ve Güneş’in yanında gözle görülebilen Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün gökyüzündeki devinimlerini gösterir tabloları düzenlemek ve kullanmak eskisi kadar güç olmayacaktır.
    Bu önerisiyle gökbilimcilerinin en önemli güçlüklerinden birini gidermeyi amaçlayan Takiyüddin, açıları veya yayları ondalık kesirlerle gösterirken, bunların trigonometrik fonksiyonlarını altmışlık kesirlerle gösteremeyeceğini anlamış ve ondalık kesirleri trigonometriye uygulamak için “Sidretü’l-Müntehâi’l-Efkâr fi Melekûti’l-Feleki’d-Devvâr” (Gökler Bilgisinin Sınırı) adlı yapıtında birim dairenin yarıçapını 60 veya 1 olarak değil de, 10 olarak aldıktan sonra kesirleri de ondalık kesirlerle göstermiştir.
    Zâtü’l-Ceyb olarak bilinen bir gözlem aletini tanıtırken, “Bir cetvelin yüzeyini altmışlı sinüse göre, diğerini ise bilginlere ve gözlem sonuçlarının hesaplanmasına uygun düşecek şekilde kolaylaştırıp, yararlılığını ve olgunluğunu arttırdığım onlu sinüse göre taksim ettim.” demesi bu anlama gelmektedir.
    Takiyüddin, ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye nasıl uygulanabileceğini kuramsal olarak gösterdikten sonra, 1580 yılında bitirmiş olduğu Teshilu Zici’l-A’şâriyyi’ş-Şâhinşâhiyye (Sultanın Onluk Yönteme Göre Düzenlenen Tablolarının Yorumu) adlı katalogunda uygulamaya geçmiştir. İstanbul Gözlemevi’nde yaklaşık beş sene boyunca yapılmış gözlemlere göre düzenlenen bu katalog, diğer kataloglarda olduğu gibi kuramsal bilgiler içermez; yalnızca Yermerkezli sistemin ilkelerine uygun olarak belirlenmiş gezegen konumlarını gösterir tablolara yer verir.
    Takiyüddin 1584 yılında İstanbul’da tamamlamış olduğu Ceridetü’d-Dürer ve Haridetü’l-Fiker (İnciler Topluluğu ve Görüşlerin İncisi) adlı başka bir yapıtında, son adımı atmış ve birim dairenin yarıçapını 10 birim almak ve kesirleri, ondalık kesirlerle göstermek koşuluyla bir Sinüs – Kosinüs Tablosu ile bir Tanjant – Kotanjant Tablosu hesaplayarak matematikçilerin ve gökbilimcilerin kullanımına sunmuştur. Eğer Takiyüddin bu tabloları hazırlanırken birim uzunluğu 10 birim olarak değil de, 1 birim olarak benimsenmiş olsaydı, bugün kullanmakta olduğumuz sisteme ulaşmış olacaktı.
    Batı’da ondalık kesirleri kuramsal olarak tanıtan ilk müstakil yapıt, Hollandalı matematikçi Simon Stevin (1548-1620) tarafından Felemenkçe olarak yazılan ve 1585′de Leiden’de yayımlanan De Thiende’dir (Ondalık). 32 sayfalık bu kitapçıkta, Stevin, sayıların ondalık kesirlerini gösterirken hantal da olsa simgelerden yararlanma yoluna gitmiş ve ondalık kesirleri, uzunluk, ağırlık ve hacim gibi büyüklüklerin ölçülmesi işlemlerine de uygulamıştır. Ancak, De Thiende’de ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye uygulandığına dair herhangi bir bulgu yoktur. Bu durum, Takiyüddin’in yapmış olduğu araştırmaların matematik ve astronomi tarihi açısından çok önemli olduğunu göstermektedir. Takiyüddin cebirle de ilgilenmiş ve ikinci derece denklemlerinin çözümünde aritmetiksel yolu izlemiştir.
    Takiyüddin başarılı çalışmalar sergilediği bir diğer alan olan optik konusunda Göz ve Bakış Bahçelerinin Işığı Üzerine Kitap (Kitâbu Nur-i Hadakati’l-Ebsâr ve Nur-i Hadikati’l-Enzâr) adlı bir yapıt kaleme almıştır. Bu kitabın dikkat çekici yönü, temel dokusunun İslâm Dünyası’nda yaklaşık sekiz yüzyıl önce başlatılmış olan köklü ve başarılı optik çalışmalar sonucu elde edilmiş temel argümanlar, problemlerden oluşturulmuş olmasıdır.
    Öyle ki, elde edilen yüksek düzey, 17. yüzyıla kadar batıda güncelliğini koruyan temel tartışmaların çerçevesini oluştururken, aynı şekilde, Osmanlı İmparatorluğu’nda da bütün canlılığıyla etkinliğini sürdürmüştür. Bu durumu anlamak ve anlamlandırmak zor değildir. Çünkü 17. yüzyıla kadar batıda optik konusunda egemen olan görüş İbnü’l-Heysem’in bir tür gelenek haline dönüşmüş olan görüşleridir. Bu görüşte temel olan düşüncenin iki boyutu vardır:
    Optik problemlerin tam anlamıyla birer geometri problemine dönüştürülerek konunun geometrik olarak incelenmesi;
    Problemin aynı zamanda nedensel olarak açıklanmasıdır. Ayrıca bu iki temel düşünce ayrıntılı ve çok ustalıklı olarak düzenlenmiş deneylerle de desteklenmiştir.
    Bu tarz bir araştırma modeli çeviriler yoluyla batıya aktarılırken, doğuda ise 14. yüzyılda Kemâlüddin el-Fârisi’nin Optiğin Düzeltilmesi adlı ayrıntılı yorum kitabıyla daha yüksek düzeyli tartışmalara olanak ve zemin hazırlanmıştır. Daha sonra 1579 yılında bu kez Takiyüddin, hem İbnü’l-Heysem’in hem de Kemâlüddin el-Fârisi’nin çalışmalarına dayanarak Kitâbu Nûr’u yazmıştır.
    Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Kitapta tartışılan temel konular, ışık, görme, ışığın göze ve görmeye olan etkisi ve ışıkla renk arasındaki ilişki, ışığın farklı ayna türlerinde uğradığı değişimler, yansıma kanunun deneysel olarak kanıtlanması, farklı ortamların ışık üzerine etkileri ve kırılmadır.
    Takiyüddin’in temel düşüncesini ışığın doğrusal çizgilerde ancak küresel olarak yayıldığı savına dayandırmıştır. Bu tür bir ışık tasarımı İslâm Dünyası’nda konuya getirilmiş yeni bir bakış açısıdır ve bu bakımdan önem taşımaktadır.
    Kitapta ele alınan diğer bir konu da yansımadır. Burada ışığın aynalarda uğradığı değişimler ve çeşitli aynalarda görüntünün nasıl oluştuğu deneysel olarak tartışılmıştır. Kırılma konusunda ise yoğunluğu farklı ortamlarda ışığın uğradığı değişimleri inceleyen Takiyüddin, yaptığı bütün deneysel ve matematiksel irdelemeler sonucunda, kırılma kanununu bulamamıştır. Fakat konuyu tamamen geometrik olarak ele alan, trigonometriyi işin içine sokmayan ve açılar arasında oranlar ya da eşitsizlikler kurmak yoluna dayanan değişik bir yaklaşım getirmeye çalışmıştır.
    Takiyüddin aynı zamanda yetenekli bir teknisyendir. Güneş saatleri ve mekanik saatler yapmıştır. Cep, duvar, masa saatlerinin yanında astronomik saatlerle gözlem saatlerini anlattığı Mekanik Saat Yapımı adlı kitabı, Batı Dünyası da dahil olmak üzere, bu yüzyılda bu konuda kaleme alınmış en kapsamlı kitaptır.
    Takiyüddin, ayrıca göllerden, ırmaklardan ve kuyulardan suları yukarı çıkarmak için çeşitli araçlar tasarlamış ve bunları bir eserinde ayrıntılarıyla tasvir etmiştir. Araştırmalar, Takiyüddin’in ağabeyi olan Necmeddin ibn Marûf’un da iyi bir bilim adamı olduğunu ve özellikle astronomi ile ilgilendiğini ortaya koymuştur.


    MİMAR SİNAN:


    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    MİMAR SİNAN HAYATI
    Kayseri’nin Ağırnas köyünde doğdu. Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme olarak İstanbula getirildi. Zeki, genç ve dinamik olduğu için seçilenler arasındaydı. Sinan, At Meydanındaki saraya verilen çocuklar içinde mimarlığa özendi, vatanın bağlarında ve bahçelerinde su yolları yapmak, kemerler meydana getirmek istedi. Devrinin mahir ustaları mahiyetinde han, çeşme ve türbe inşaatında çalıştı. 1514te Çaldıran, 1517de Mısır seferlerine katıldı. Kanunî Sultan Süleyman zamanında yeniçeri oldu ve 1521de Belgrad, 1522de Rodos seferinde bulunarak atlı sekban oldu. 1526da katıldığı Mohaç Meydan Muharebesinden sonra sırası ile acemi oğlanlar yayabaşılığı, kapı yayabaşılığı ve zenberekçibaşılığa yükseldi.

    1532de Alman, 1534de Tebriz ve Bağdat seferlerinden dönüşte Haseki rütbesi aldı. Bağdat seferinde Van Kalesi Muhasarasında, göl üzerinde nakliyat yapan kalyonlara top yerleştirdi.
    Korfu, Pulya (1537) ve Moldovya (1538) seferlerine katılan Mimar Sinan, Moldovya (Kara Buğdan) seferinde Prut nehri üzerine onüç günde kurduğu köprü ile Kanunî Sultan Süleymanın takdirini kazandı. Aynı sene başmimarlığa yükseldi.
    Mimar Sinan, katıldığı seferlerde Suriye, Mısır, Irak, İran, Balkanlar, Viyanaya kadar Güney Avrupayı görüp mimari eserleri inceledi ve kendisi de birçok eser verdi. İstanbulda devrin en meşhur mimarları ile Bayezid Camiinin ustası Mimar Hayreddin ile tanıştı.
    Bazı Eserleri
    Sinanın mimarbaşılığa getirilmeden evvel yaptığı üç eser dikkat çekicidir. Bunlar Halepde Hüsreviye Külliyesi, Gebzede Çoban Mustafa Paşa Külliyesi ve İstanbulda Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesidir.
    Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, Onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklar gibidir. Bunların ilki, Şehzadebaşı Camii ve Külliyesidir. Külliyede ayrıca imaret, tabhane (mutfak), kervansaray ve bir sokak ile ayrılmış medrese bulunmaktadır.
    Süleymaniye Camii, Mimar Sinanın İstanbuldaki en muhteşem eseridir. Yirmiyedi metre çapındaki büyük kubbe, zeminden itibaren tedricen yükselen binanın üzerine gayet nisbetli ve ahenkli bir şekilde oturtulmuştur. Sükûnet ve asaleti ifade eden bu sade ve ahenkli görünüşü ile Süleymaniye Camii, olgunlaşmış bir mimariyi temsil etmektedir.Sekiz ayrı binadan meydana gelen Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Fatihten sonra şehrin ikinci üniversitesi olmuştur.
    Mimar Sinanın en güzel eseri, seksen yaşında yaptığı Edirne Selimiye Camiidir. Selimiyenin kubbesi, Ayasofya kubbesinden daha yüksek ve derindir. 31,50 metre çapındaki kubbe, sekizgen şeklindeki gövde üzerine oturmuştur. Üç şerefeli ince minarelerine üç kişi aynı anda birbirini görmeden çıkabilmektedir.Mimar Sinan bu camiin ustalık eseri olduğunu ve bütün sanatını Selimiyede gösterdiğini belirtmektedir.
    Mimar Sinan, gördüğü bütün eserleri büyük bir dikkatle incelemiş, fakat hiçbirini aynen taklid etmeyip, sanatını devamlı geliştirmiş ve yenilemiştir. Eserlerindeki sütunlar, duvarlar ve diğer kısımlar taşıdıkları yüke mukavemet edebilecek miktardan daha kalın değildir. Kullandığı bütün mimari unsurlarda bu hesap dikkati çeker.
    Mimar Sinan aynı zamanda bir şehircilik uzmanıdır. Yapacağı eserin, önce çevresini tanzim ederdi. Yer seçiminde de büyük başarı göstermiş ve eserlerini, çevresine en uygun tarzda yerleştirmiştir.
    Bilinen eserleri: 84 camii, 53 mescid, 57 medrese, 7 darülkurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa, 5 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 saray, 8 mahzen, 48 hamam olmak üzere 364 adettir.
    Depreme Dayanıklı
    Mimarın çok sayıdaki eserini inceleyenler, Sinanın depreme karşı bilinen ve gereken tüm tedbirleri aldığını söylemekteler.Bu tedbirlerden biri, temelde kullanılan taban harcıdır.Sadece Sinanın eserlerinde gördüğümüz bu harç sayesinde, deprem dalgaları emilir, etkisiz hale gelir. Yine yapıların yer seçimi de ilginç. Zeminin sağlamlaşması için kazıklarla toprağı sıkıştırmış dayanak duvarları inşa ettirmiş.Mesela Süleymaniyenin temelini 6 yıl bekletmesi, temelin zemine tam olarak oturmasını sağlamak içindir.
    Mimar Sinan, yapılarında ayrıca drenaj adı verilen bir kanalizasyon sistemi de kurmuştur.Drenaj sistemiyle yapının temellerinin sulardan ve nemden korunarak dayanıklı kalması öngörülmüştür. Ayrıca yapının içindeki rutubet ve nemi dışarı atarak soğuk ve sıcak hava dengelerini sağlayan hava kanalları kullanmış. Bunların dışında yazın suyun ve toprağın ısınmasından dolayı oluşan buharın, yapının temellerine ve içine girmemesi için tahliye kanalları kullanmıştır. Buhar tahliye ve rutubet kanalları drenaj kanallarına bağlı olarak uygulamaya konulmuştur.
    İşte Sinanın eserlerini inceleyen ve birçoğunu da restore eden Mimar Abdülkadir Akpınarın söyledikleri:
    Karşılaştığım bir özellikten dolayı gözlerime inanamadım. Sinanın eserlerinde en ufak bir çıktı ve desen dahi tesadüf değil. Renklere bile bir fonksiyon yüklenmiş. Çünkü yapıyı herşeyi ile bir bütün olarak ele almış. Bütün ölçülerini ebced hesabına göre yapmış ve bir ana temayı temel almış. Ölçülerini asal sayıya göre yapmış ve onun katlarını baz almış. İlmini din ile bütünleştirip mükemmel eserler ortaya koymuş. Örneğin SinanKuran-ı Kerimde geçen Biz dağları yeryüzüne çivi gibi gömdük… ayetinden etkilenerek yapılarının yer altındaki kısmını ona göre inşa etmiş. Yapıları hislerine göre değil, matematiksel olarak oluşturmuş. Bugünün teknolojisi bile Sinanın yapmış olduğu bazı uygulamaları çözemiyor. Küresel ve piramidal uygulamalarının bir başka benzeri daha yok. Ama bunların hepsi estetik sağladığı gibi yapının sağlamlığını da pekiştirmiştir.
    Mimar Sinan Türbesi
    Süleymaniye Camii ‘nin eski ağalar kapısının karşı köşesinde, yol ayrımında üçgen bir alandadır. Önde som mermerden yapılmış bir sebil görülmektedir. Sebilin arkasındaki ufak mezerlıkta 6 sütunlu, üstü örtülü ve etrafı açık türbede Mimar Sinan’ın mezarı bulunmaktadır. Türbesini ölümünden az önce kendisi yapmıştır. 1933 yılında Mimar Vasfi Egeli tarafından restore edilmiştir. Sandukanın uçları ile üzerindeki burma kavuk, mermerdendir. Sokağa bakan demir parmaklıklı bir pencereden türbe görünür.



    GELENBEVÎ İSMÂİL EFENDİ:



    meşhur Osmanlı matematik âlimlerinden. 1730 senesinde Aydın vilâyetinin Saruhan sancağında bulunan Gelenbe kasabasında dünyâya geldi. Adı İsmâil olmasına rağmen doğduğu yerden dolayı Gelenbevî olarak tanınmıştır. 1791 (H.1206)de Yenişehir’de vefât etti.

    Ataları Gelenbe kasabasında müftî ve müderrislik yapmışlardı. Kendisi ise küçük yaşta yetim kaldığından tahsîline başlayamamıştı. On iki-on üç yaşlarında bulunduğu sıralarda bir gün sokakta çocuklarla ceviz oynuyordu. Bunu gören baba dostlarından biri; “Çok yazık! Ata ve ecdâdın büyük âlim ve ilim sâhibiyken, sen sokaklarda dalgınlık ve başıboşluk içinde oyun oynuyorsun!” demesi üzerine, oyunu terk ederek o günden îtibâren ilim tahsîline başlamıştı. Sonra İstanbul’a gelerek Yâsinzâde ve diğer âlimlerden ilim tahsîlini tamamlayarak, bütün gayret ve çalışmalarını insanların yükselip, kemâl sâhibi olmaları için harcadı.

    1763 senesinde müderris oldu. Aynı zamanda hocası ayaklı kütüphâne ismi ile anılan Müftîzâde Mehmed Efendinin evinde araştırma tarzında tahsile devâm ediyordu. Sultan Üçüncü Selim zamânında Kağıthâne’de askerî bir eğitim merâsiminde humbara atışı gösterileri yapılmıştı. Fakat yapılan atışların hiç birinin isâbet etmemesi üzerine bâzı yakınlarının aracılığıyle Gelenbevî İsmâil Efendi, Sultanın huzûruna çıkarıldı. Hesaplarının yapılıp yeniden atılması emrini alınca, hemen gerekli hesaplamaları yapıp humbarayı düzelttikten sonra atışları yaptırdı. Üç defâ tekrarlanan atışın üçü de hedefe tam isâbet etmişti. Pâdişâh bu durumdan çok memnun olarak kendisini mükâfatlandırdı. Yenişehir’e vazîfeyle gönderildi Orada âni bir üzüntüden felç oldu ve 1791 senesinde vefât etti.

    Gelenbevî İsmâil Efendinin hemen hemen her ilimde derin bilgisi vardı. Eski matematik hesaplara âit müşkülleri hâlleden meşhurların sonuncusuydu. Eserleri, kıymetini meydana çıkardığı gibi, şöhret bulmasına da sebeb oldu.

    Gelenbevî’nin İstanbul’da bulunduğu sırada, Fransa’dan bir mühendis gelerek logaritma cetvelini Bâbıâlî’ye takdim etmişti. İstanbul’da bu ilmi kimsenin bilmediğini iddiâ etmesi üzerine Gelenbevî İsmâil Efendinin evine gönderildi. Evdeki durumu gören Fransız, Gelenbevî’yi hiç yerine koyarak, logaritmayla ilgili bir mesele bırakıp; “Falan vakte kadar cevâbını isterim.” dedi. Fransız, Hocanın evine tekrar netîceyi öğrenmek için geldiğinde cevap yerine İsmâil Efendi, yazdığı logaritma risâlesini takdim etti. Çok şaşıran Fransız, Bâbıâli’de Gelenbevî İsmâil Efendinin zekâ ve kâbiliyetine hayran olduğunu beyân etti. Reîsülküttâb Efendiye; “Şu adam Avrupa’da olsaydı ağırlığınca altın ederdi.” demesi samîmi bir ifâdesiydi.

    Ömrünün sonunda yazdığı Cebir kitabı, çok kıymetli olup, tek başına, Gelenbevî’nin adının dillerde kalmasına fazlasiyle kâfidir.

    Eserleri:

    Bıraktığı eserler onun mantık, matematik ve kelâm ilmindeki üstünlüğünü açıkça ortaya koyar. İsmâil Efendi, medresenin yetiştirdiği ve ilmî değerini Osmanlı Devletinin sınırları dışına taşıran son âlimlerdendir. Gelenbevî’nin yazdığı eserler, matematik ve astronomi; mantık, felsefe ve âdâb; kelâm ve tasavvuf ile öteki eserleri olmak üzere, dört gruba ayrılır:

    a. Matematik ve astronomiyle ilgili eserler:

    1) Cebir Kitabı: Kaynaklarda Hesâb-ul-Küsûr veya Küsûrât-ı Hesâb adlarıyla bilinen bu eser, en önemli kitâbıdır. 2) Risâle-i Azla’i Müsellesât: Türkçe yazılan eser, bir üçgenin açıları ve kenarları arasındaki bağıntıların hesap açısından incelenmesine dâir olup, 79 sahîfeyi bulmaktadır. 1805 senesinde Dârüttıbâa’da da basılmıştır. 3) Şerh-i Cedâvil-i Ensâb: Logaritma cetvellerinin kuruluş biçimi ve kullanılışına dâir bir risâledir. Akıcı bir Türkçeyle yazılmıştır. Fransız mühendisinin sorularını cevaplamak için yazmıştır. 4) Risâle alâ Rub-il-Mukantarât ve Risâle alâ Rub-il-Müceyyeb: Arapça yazılan ve basılmayan eser, astronomi ile ilgilidir. 5) Risâlet-ül-Kıble: Dekâik-ül-Beyân fî Kıblet-il-Büldân: Bu eser astronomi ve trigonometriyi ilgilendirmektedir.

    b. Mantık, felsefe ve âdâb ilmiyle ilgili eserler:
    1) Gelenbevî alâ Îsâgûcî Şerhi: Arapca yazılmıştır. 2) El-Burhan fî-İlm-il-Mîzân: Mantıkla ilgilidir. Mîzân-ı Gelenbevî veya kısaca Burhân isimleriyle de tanınır. 3) Kıyâs Risâlesi: Mantık ilmine dâirdir. 4) Risâlet-ül-İmkân: Arapça olanbu eser, Miftâhu Bâb-il-Müveccehât adıyla bilinir. 5) Ta’lîkât alâ Mir-ül-Âdâb: Münâzara ilmi veya münâzara sanatı ile ilgilidir. 6) Risâletü İlm-il-Âdâb: Âdâb Risâlesi veya Gelenbevî alâ Âdâb adıyla bilinir.

    c. Kelâm ve tasavvufla ilgili eserler:

    1) Hâşiye alâ Tehzîb-ül-Mantık vel-Kelâm, 2) Hâşiye alâ Şerh-ül-Celâl el-Adûdiyye: El-Mevâkıf adlı eserin hâşiyesidir. Kısaca Celâl Hâşiyesi ve Gelenbevî alel-Celâl adlarıyla anılan eser, 1817 senesinde basılmıştır. Kelâm ilmine dâirdir. 3) Risâle fî Tahkîki Mezhebi Ehl-is-Sünne fî Usât-il-Mü’minîn: Bozuk mûtezile mezhebine cevap için yazılan bu eser de Arapçadır. 4) Vahdet-i Vücûd Risâlesi.
    Konu #Pessimist tarafından (10-01-14 Saat 20:02 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    İnsanın büyüdükçe mi artıyor dertleri, yoksa; insan büyüdükçe mi anlıyor gerçekleri!
    Lightning - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.03.2013
    Mesajlar
    23.403
    Bahsedildi
    1 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Rep Puanı
    10

    Standart Cevap: Türk Bilim Adamları Biyografileri

    Onaylandı..
    Asistan Alımları İçin Sorularınızı Genel Sorumlularımız
    Yönetim Terfileri İçin Sorularınızı Co Adminlerimiz Cevaplıyor.






  3. #3
    © Pessimist Community #Pessimist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    22.07.2013
    Mesajlar
    7.150
    Bahsedildi
    0 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Rep Puanı
    10

    Standart Cevap: Türk Bilim Adamları Biyografileri

    Alıntı CoderBurak Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Onaylandı..

    Teşekkürler. Konuma ilave kişiler eklesem sorun olurmu.

  4. #4
    İnsanın büyüdükçe mi artıyor dertleri, yoksa; insan büyüdükçe mi anlıyor gerçekleri!
    Lightning - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.03.2013
    Mesajlar
    23.403
    Bahsedildi
    1 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Rep Puanı
    10

    Standart Cevap: Türk Bilim Adamları Biyografileri

    Ekliyebilirsiniz.
    Asistan Alımları İçin Sorularınızı Genel Sorumlularımız
    Yönetim Terfileri İçin Sorularınızı Co Adminlerimiz Cevaplıyor.






  5. #5
    © Pessimist Community #Pessimist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    22.07.2013
    Mesajlar
    7.150
    Bahsedildi
    0 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Rep Puanı
    10

    Standart Cevap: Türk Bilim Adamları Biyografileri

    Alıntı CoderBurak Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Ekliyebilirsiniz.
    Sabite ne zaman geçer.

Sayfa 1/7 1234 ... SonSon

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •